InstagramKöşe Yazarlarımız

Krasznahorkai ve Nobel’in Geç Kalmış Adaleti







Nobel Edebiyat Ödülü’nün tarihi zaman zaman şaşırtıcı derecede isabetli, zaman zaman da insanı hayrete düşüren sorunlu kararlar içeren bir tarih. Joyce yok ama Beckett Var, Proust yok Mahfuz var, Borges yok ama Pamuk var.

Bu çelişkili kronolojiye artık László Krasznahorkai’nin adı da eklendi. Nihayetinde Nobel Komitesi, çağdaş dünyanın en radikal anlatıcılarından birine, modernizmin geç ama dirençli bir varisine hak ettiği itibarı sundu.

Krasznahorkai’nin anlatısı, yirminci yüzyılın büyük travmalarının gölgesinde doğmuş, yirmi birinci yüzyılın belirsizliklerine taşınmış bir edebiyatın ürünü.

Uzun, neredeyse nefessiz cümleleri, sayfalarca süren, virgüllerle bölünmüş ama asla kopmayan yapılarıyla, okura modernist geleneğin derinliklerinden gelen bir ses sunar.

Faulkner’ın bilinç akışını, Bernhard’ın obsesif monologlarını, Sebald’ın melankolik yürüyüşlerini hatırlatan cümleler ile ilerler; ama aynı zamanda kendine has, Orta Avrupa’nın yıkıntıları üzerine kurulmuş özgün bir mimari de taşır.

Şeytan Tangosu (Sátántangó), Krasznahorkai’nin en bilinen eseri, apokaliptik bir aklın edebî manifestosu gibidir. Macar pusztasında, çamurlu bir köyde geçen roman, toplumsal çöküşün, umudun tükenmişliğinin, insanın kendi kaderini kuşatan karanlığın portresidir.

Yedi gün, yedi bölüm halinde örülen bu anlatı, tıpkı tangonun adımları gibi ileri-geri, ileri-geri hareket eder. Tarkovski sinemasını andıran bu yavaşlık, romanı yalnızca bir öykü olmaktan çıkarır, çağdaş insanın varolma çabası, varolamama sancısı üzerine bir akıl yürütmeye dönüştürür.

Edebiyat tarihine yerleştirdiğimizde, Krasznahorkai modernist geleneğin son büyük temsilcilerinden biri. Joyce’un deneyselliği, Kafka’nın absürdü, Beckett’in minimalizmi, bunların hepsi Macar yazarın eserlerinde yankılanır, ama hiçbirini doğrudan taklit etmez.

Orta Avrupa’nın tarihsel hafızasıyla Batı modernizmini, yerel mitolojilerle evrensel felsefi soruları harmanlayan bir sentez yaratmış, toplumunun belleği ile insanlığın evrensel ortak sorunları üzerine düşünmüştür.

Tıpkı Yaşar Kemal, Mo Yan, Tolstoy ve diğer pek çok iyi yazar gibi.

Bir başka romanı Direnişin Melankolisi de yine bir kasabayı, yine bekleyen, umut eden, hayal kırıklığına uğrayan insanları anlatır. Romana adını veren “melankoli” tesadüfi değildir; Walter Benjamin’in tarihe, Sebald’ın belleğe yaklaşımıyla akraba bir melankolidir bu. Tarih bu anlatılarda bir ilerleme değil, sürekli tekrarlanan bir yıkımlar dizisidir yazar için. Dil, bu yıkımı hem anlatmanın hem de ona karşı direnmenin aracıdır.

Krasznahorkai’nin ayırt edici özelliği, her şeyden önce onun cümleye yaklaşımıdır. Sayfalarca süren, neredeyse hiç nokta koymayan bu yapılar, okuru alışıldık okuma ritminden koparır ve yazarın kurduğu zamana hapseder.

Bu teknik bir oyun değil, felsefi bir tercihtir: çünkü Krasznahorkai’nin dünyası, düzenli noktalama işaretleriyle bölünebilecek bir dünya değil. O, akıanlamın sürekli ertelendiği, her şeyin birbirine karıştığı bir dünyada akış halinde bir kaostur.

Krasznahorkai’nin Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması, çağdaş edebiyatın hâlâ dünyanın ruhsal haritasını çıkarabileceğine, insanlık durumunu en karanlık köşelerinde bile aydınlatabileceğine dair belki kimileri için romantik ya da demode kalmış inanca güç veriyor.

Popüler edebiyatın kolay tüketilebilir anlatılara dönüştüğü bir dönemde, Nobel Komitesi’nin bu seçimi, edebiyatın hâlâ zorlu bir sanat olduğuna bir kanıt. Edebiyat, eğlence endüstrisiyle yarışmak zorunda değil; kendi anlamlı, kendi zorlu yolunda yürüyebilir ve yürüyor.

Bir yandan da bu karar aynı zamanda edebi bir direniş hamlesi olarak görülebilir. Çünkü Krasznahorkai gibi yazarlar dilin sınırlarını zorlar, okurun algısını dönüştürür, edebiyatın kolaycılığa teslim olmasına direnir. Edebiyatın asli sorumluluklarından biri de bu değil mi?

Rahatlatmak değil, rahatsız etmek; onaylatmak değil, düşündürmek.

Krasznahorkai’nin temsil ettiği çizgi bugün dünya edebiyatında azınlıkta.

Postmodern oyunbazlıkların, tür karışımlarının öne çıktığı çağımızda onun ağır, felsefi derinliği olan anlatıları kendi başına bir tür estetik muhalefet kutbu.

Kuzeyden Gelen Bir Balina ve Seiobo Orda Aşağıda gibi sonraki eserlerinde anlatı yapısını daha da parçalayıp bağları gevşetmesi, modernizmin parçalanmış mirasını bilinçli bir biçimde sürdürdüğünün, bunun sadece yazıya değil hayata yönelik bir tavır olduğunun kanıtı.

Bu yüzden Nobel’i alması, geç kalmış ama gerekli bir adaletin sağlanması. Çünkü o yalnızca bir yazar değil, bir geleneğe ruh üfleyen, insanı hala insanda arayan bir dil ustası.

Eserlerinde insanlık durumunun çıplak, acımasız ama bir o kadar da şefkatli bir resimleri bu karanlık çağda bir anlam arayışı, bir direnme iradesi.

Büyük edebiyat yapıtları belki ayakta kalmak için ödüllere ihtiyaç duymazlar ; ama ödüller, büyük edebiyatı tanıdıkları ölçüde kendilerine anlam katarlar.

Krasznahorkai’nin Nobel’i bu yüzden yalnızca bir ödül değil, bu dünyada, bu çağda hâlâ derinliğin, sabrın ve karanlıkla yüzleşmenin değer görebildiğinin kanıtı.

Bu sığ, hızlı ve bir telefon ekranının çiğ beyaz ışığına bakmanın aydınlanmak sanıldığı çağda.













Başa dön tuşu