InstagramKöşe Yazarlarımız

Bir Arada Kalma Direnci







Kıbrıslıtürkler’in toplumsal varlığı, dışarıdan “bahşedilmiş” bir kimlikten çok, emek, dayanışma ve kamusal sözle yavaş yavaş yoğrulmuş bir deneyim.

Bu toplum kendi adına konuşmanın önemini sömürge döneminin derin eşitsizlikleri karşısında Lefke-Mavrovuni hattındaki büyük grevlerin, hak arama mücadelelerin içinde öğrendi.

O grevlerde direnenlerin derdi sadece eşit ücret, eşit mesai değildi, varlığının eşit derecede kabulüydü de.

Bir yanda sömürge idaresinin disiplinine karşı işçinin ortak talebi, öte yanda iki toplumdan emekçilerin aynı safta buluşabildiği anlar… Kimlik, tam da bu müşterek pratiklerde ete kemiğe büründü.

Bu hikâye yalnız “yüksek siyaset”ten ibaret değil; gündelik hayatın küçük ama ısrarlı eylemlerinden beslenen ve hala süren, sürmesi de gereken bir çaba.

Kooperatifçiliğin ve esnaf ağlarının kırılgan bir piyasada ayakta kalma denemeleri; yokluk dönemlerinde ev ekonomilerinin yeni stratejiler üretmesi; çocukların çokdillilik ve yan yana yaşama terbiyesiyle yetiştirilmesi…

Bunlar, statü tartışmalarından bağımsız bir toplumsal devamlılığın harcı oldu.

Toplum siyasal fırtınalarda sarsılsa da, bir doktorun, bir öğretmenin, bir hayvancının kendi işini doğru yapmasında; komşuluk hukukunun korunmasında yeniden kuruldu.

2002–2003’te on binlerin sokağa taşan itirazı, “siyasi çözüm”ü bir teknik dosyadan çıkarıp toplumsal sözün parçası haline getirdi: kapıların açılmasıyla birlikte kurulan yeni temaslar, yalnız müzakere masasına değil, günlük yaşama da tercüme edildi.

Barış talebi, sendika kürsülerinden ev içi bakım emeğine, kültür derneklerinden okul aile birliklerine kadar çoğulcu bir dil kazandı. Kadın örgütlerinin çizgiye ilişkin açtığı eleştirel ufuk, çizgiyi yalnız askerî bir hat değil, aşılabilir bir toplumsal sınır olarak düşünmeyi öğreten ısrar, bu dilin kalıcı kanallarından biri oldu.

Ersin Tatar dönemi, bu uzun toplumsal hikâyenin içinde bir kopuş olarak hatırlanacaktır. Çünkü Tatar, her şeyden çok bu toplumun öz varlığına kör kaldı.

Kıbrıslıtürk kimliğini, toplumsal mücadeleyle biçimlenmiş bir varoluş olarak değil, dışa bağımlı bir yönetim aygıtının uzantısı olarak gördü.

Konuşmalarında sıkça tekrarladığı “biz” zamiri bile bu toprakların insanına değil, dışarıdaki bir merkeze sesleniyordu.

Kullandığı dil, bu adanın insanının birikimini, kültürünü, sabrını taşımıyordu. Onun politikası, halkın kendi emeğiyle kurduğu bütün yapıları toplumsal iletişim aracı olan ada basınını, sendikaları, yerel inisiyatifleri değersizleştiren bir yabancılaşma dili üretti.

Tatar’ın siyaseti, bu toplumun mücadeleyle elde ettiği kamusal özneliği törpüleyen diplomatik bir sessizlikti; halkın hafızasındaki o dayanışma damarını unutturmaya çalışan bir suskunluk siyaseti.

Türkiye’nin seçim sürecinde bir kere daha ortaya çıkşı da bu nedenle toplumda derin bir bıkkınlık yarattı. Çünkü mesele artık yalnızca Ankara’nın kimi desteklediği değil; nasıl desteklediği de.

Televizyonlarda, miting kürsülerinde, devletin temsilcileri aracılığıyla sergilenen bu açık tarafgirlik, Kıbrıslıtürklerin kendi siyasal iradesine duyduğu güveni hiçe saydı. Türkiye, bir kardeş halkın yanında durmakla, o halkın yerine karar vermeyi birbirine karıştırdı.

Yöntemleri korkutma, ekonomik baskı, medya manipülasyonu halkın gözünde birer güç göstergesi değil, bir saygı eksikliği sembolüne dönüştü. Bu müdahaleci tutum, geçmişte “dayanışma” olarak sunulan ilişkinin “vesayet” olup olmadığı tartışmasını da bitirdi.

Gördük ki TC’li bürokratların gözünde bir avuç idare edilmesi gereken gereksiz sesten fazlası değiliz. O yorgunluk, o kırgınlık, sandığa da yansıdı: bir halk, dışarıdan biçilen rolü değil, kendi sesini duymak istedi.

Seçim sonuçları açıklandıktan hemen sonra, Türkiye’deki bir partinin lideri çıkıp “KKTC kendini feshetsin, Türkiye’ye katılsın” dedi. Belki kendi ülkesinde birkaç saniyelik bir televizyon cümlesiydi ama burada yankısı ağır oldu.

Çünkü o söz, bu seçimin neyin seçimi olduğunu çıplak biçimde gösterdi: mesele bir parti ya da aday tercihi değil, var olmakla yok olmak arasında.

Bu toplumun onlarca yılda bedeller ödeyerek kurduğu siyasal ve kültürel varlık, Türkiye’deki iktidar ortağı Bahçeli’nin gözünde bir cümlede silinip atılabilir bir “yapay yapı

Bahçeli’nin sözleri, Ankara’nın gündelik siyaset gürültüsünde kayboldu belki ama bu adada, sabah çocuğunu okula bırakan, akşam haberleri açan herkesin içinde aynı kötü duyguyu bıraktı: “Demek hâlâ bizi yok saymak bu kadar kolay

Belirsizliklerden kurtulmak isteyen bir toplumun gerçeği bu kadar açık çıplak şekilde görünce irrite olması da kendi başına bir ironidir belki.

Bugün sandığın ürettiği yeni imkân, bu uzun hat üzerinde okunmalı.

Tufan Erhürman’ın seçilmesi, yalnız bir “yöntem” değişikliği değil; sömürge döneminden bugüne uzanan hak ve eşitlik mücadelesinin kurumsal zeminde yeniden denenmesidir.

Federal çözüm zeminde ısrar iradesi, Kıbrıslıtürkler’in “kendi gelecekleri üzerine söz söyleme” talebinin güncel siyasal karşılığıdır elbette; fakat anlamını, ancak yukarıdaki gündelik pratiklerle birleştiğinde bulur.

Evet belki hepimiz aynı noktada durmuyoruz. Erhürman’ın benimsediği yolu yüzde yüz paylaşmayan, daha fazlasına ihtiyaç olduğuna inanan çok insan var. Ben de onlardan biriyim. Ama bu seçimde, o fazlalığın ihtimalini korumak için, kendi payıma bu yola oy verdim.

Çünkü mesele bir yönü korumak: Akla, hukuka, eşitliğe, barışa dönük yönü. Hepimiz aynı ölçüde umutlu değiliz belki, ama aynı ölçüde bıkkınız. Aynı tıkanmışlığı birlikte yaşadık ve artık bu sayfanın çevrilmesini aynı ölçüde istiyoruz. Şimdi öğrenmemiz gereken yeniden yan yana durmak.

Yan yana durmak demek düşünsel farklılıklarımızı törpüleyip kısır, faydasız bir benzeşme içinde olmamız demek değil. Aynı fikirde olmayabiliriz; tartışırız, darılırız, barışırız ama hem bu adada hem de bu mücadelede hâlâ birlikteyiz.

Rüzgâr ters döndüğünde maden vardiyasından çıkanla dükkânını kapatan, sınır kapısında bekleyenle evde çocuğuna masal okuyan aynı havayı solur.

Kimi gün susar, ertesi gün daha gür konuşuruz. Şimdi önümüzde bir şans daha var.; Eksikleriyle, farklılıklarımızla ama birbirimize yaslanarak var olmayı yeniden zorlamak.

Çünkü kimlik dediğimiz şey, tam da bu inatla, bu dayanışmayla kurulur. Ayrışabiliriz ama dağılmayız, çünkü biz bir toplumuz.













Başa dön tuşu