AB’nin Türkiye Raporu (2): “Duraklama Değil, Gerileme Var”

“Türkiye’deki demokratik kurumların işleyişi ciddi biçimde sekteye uğramaya devam etmiştir. Hukukun üstünlüğü ve yönetişim gibi kritik alanlarda demokratik gerileme yeniden başlamıştır. Başkanlık sisteminin yapısal kusurları ve yürütme ile yargı arasındaki yetersiz kuvvetler ayrılığı giderilmemiş, temel demokratik süreçlere bağlılık sorgulanır hale gelmiştir”
Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’nin 2025 yılı itibarıyla röntgen resmini çeken son raporunun yönetim sistemi ve yargı ile ilgili bölümlerinin özü bu paragrafta saklı.
Bu iki kilit alandaki saptamalara ve değerlendirmelere bu bölümü ayırdım. Aslına bakarsanız, seçerek aşağıda maddeler halinde sıraladığım kısımlar, neredeyse “mealini” gerektirmeyecek kadar açık.
Bakalım;
•“Parlamento’nun yetkilerini ve kuvvetler ayrılığını ciddi şekilde zayıflatan, son derece merkezileşmiş başkanlık sistemi yürürlükte kalmaya devam etmiştir”
•“Parlamento yürütmeyi denetleyici mekanizmalardan -örneğin güvenoyu veya sözlü soru hakkı gibi araçlardan- yoksundur. Cumhurbaşkanı, atama, yürütme ve politika belirleme konularında geniş yetkilere sahip iken siyasi sorumluluğu esas olarak seçim süreciyle sınırlıdır”
•“Yürütmenin kamu yönetimi, yargı ve güvenlik kurumları üzerindeki etkisi güçlü biçimde devam etmektedir. Cumhurbaşkanı, çoğu kilit kurumun ve düzenleyici ajansın yönetim kurulu üyelerini atama yetkisini elinde tutmaktadır. Kamu sektörü yüksek derecede siyasallaşmış durumdadır”
•“Venedik Komisyonu’nun 2017 tarihli Türkiye başkanlık sistemi hakkındaki görüşünde yer alan tavsiyeler hâlâ dikkate alınmamıştır”
•“Seçimlerin genel çerçevesi siyasi seçenekler arasında özgür bir tercih yapılmasını sağlıyor olsa da tüm siyasi paydaşlar için eşit bir yarış ortamı sunmamaktadır. Muhalefet siyasetçileri üzerindeki aşırı yargı baskısı, siyasi rekabeti boğmakta, temel demokratik ilkeleri zedelemektedir. Türkiye, Avrupa Konseyi’nin Hukuk ve Demokrasi Komisyonu’nun (Venedik Komisyonu) seçim sürecini iyileştirmeye yönelik tavsiyelerini uygulamamıştır”
•“Türkiye’nin kamu yönetimi ve mali yönetim reformuna ilişkin kapsamlı bir stratejisi yoktur. Karar alma süreçlerinin Cumhurbaşkanlığı’nda yoğun biçimde merkezileşmiş olması, ‘kilit idari paydaşlar’ arasındaki koordinasyonu zayıf bırakmıştır. Kamu yönetimi reformuna yönelik siyasi irade eksikliği sürmektedir. Hedeflere ilişkin performans göstergelerine dayalı etkin bir performans ölçme ve izleme sistemi mevcut değildir”
•“Sistemde etkin bir denetim ve denge mekanizması bulunmamakta, seçimler dışında hükümeti hesap verebilir kılacak araçlar yetersiz kalmaktadır. Çoğu düzenleyici kurum hâlâ doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlıdır. Kamu yönetimi son derece siyasallaşmıştır. Seçilmiş muhalefet belediye başkanlarının yargılanması ve görevden alınarak yerlerine kayyım atanmasıyla yerel demokrasi daha da zayıflamıştır”
•“Sivil Toplum Kuruluşları (STK) zorlayıcı ve giderek daha kısıtlayıcı bir ortamda faaliyet göstermeye devam etmektedir. Yargısal ve idari baskılar nedeniyle sivil alan daha da daralmıştır. Özellikle kadın hakları, LGBTIQ+ hakları, çevre koruma ve insan hakları alanlarında çalışanlar artan baskılarla karşılaşmaya devam etmiştir. Bu baskılar arasında sistematik idari taciz ve yargı yoluyla kovuşturmalar yer almıştır”
•“Kamu fonlarından yalnızca çok sınırlı sayıda STK yararlanabilmekte, bu fonlar ayrımcı biçimde dağıtılmaktadır. Ağır vergi yükleri, vakıf ve derneklerin işleyişini ve gelişimini engellemektedir. Yabancı bağışçılardan fon alan STK’lar sık sık denetime tabi tutulmuştur. Ayrıca, yabancı kaynaklardan maddi destek alan STK’lar ve bağımsız medya kuruluşları, hükümet yanlısı medya tarafından nefret söylemi ve karalama kampanyalarına maruz kalmıştır. Genel olarak, Türkiye’de sivil toplumun etkin biçimde çalışmasını engelleyen siyasi, hukuki, mali ve idari engeller değişmeden devam etmektedir”
Yorum
Yukarıda ancak küçük bir kısmını aktardığım saptamaların bu kısmında rapor özetle diyor ki, AKP yönetimi döneminde yaklaşık 15 yıldır tutarlı bir şekilde şekillenen tek kişiye bağlı aşırı merkeziyetçi sistem toplumsal gelişmelerin önüne set çekti, değişim taleplerini gitgide güdükleşen bir sandık sürecine tıkadı ve siyaset sınıfını da çürüttü.
Reform diye bir hedef kalmadı, tersine aşırı dikey bir siyaset kültürü yeniden güç kazandı. Bu noktada kalındığı sürece üyelik perspektifi sadece bir hayaldir.
Gelelim Türkiye’nin pusulasının iyice şaşmasına yol açan temel zemine. Adalet sistemindeki manzaraya. Raporda şu saptamalar var;
•“Yargı sistemi hâlâ hazırlık aşamasının erken safhasındadır; gerileme yeniden başlamıştır. Temel yapısal eksiklikler giderilmemiştir. Yargı yürütmenin kontrolü altındadır”
•“Türkiye’nin en yüksek yargı idari organı olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) bağımsızlığının eksikliği konusunda hiçbir ilerleme kaydedilmemiştir. HSK’daki yargı üyelerinin hiçbiri meslektaşları tarafından seçilmemektedir. HSK üyeleri görev güvencesi ve işlevsel dokunulmazlıktan yoksundur”
•”HSK Başkanı –aynı zamanda Adalet Bakanı– kurul üyeleri tarafından seçilmemektedir ve yargı mensuplarına yönelik denetim ve soruşturmalarda son derece geniş yetkilere sahiptir”
•“HSK kararları yargı denetimine tabi değildir; bu durum, kararların adil ve hukuka uygun olup olmadığının bağımsız biçimde değerlendirilmesini engellemektedir”
•“Alt mahkemeler Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayı reddetmekte veya geciktirmektedir. Yeni Yargı Reform Stratejisi (YRS) veya mevzuat bu eksiklikleri gidermemiştir”
•“Siyasi nitelikli davalarda kullanılan delillerin güvenilirliği ciddi bir kaygı konusudur. Bu tür davalar, yargı mekanizmalarının siyasi muhalefeti ve eleştirel sesleri bastırmak için seçici biçimde kullanıldığını göstermektedir”
•“Sanık avukatlarının gözaltına alınması ve tutuklanması savunma hakkını fiilen kısıtlamaktadır. Özellikle siyasi davalarda avukatların dosyalara erişimi ciddi ölçüde engellenmiştir. Gizli tanık beyanlarının delil olarak kullanılması ve savunma tarafından sorgulanamaması, adil yargılanma hakkını ihlal etmektedir”
•“Ulusal güvenlik ve terörle mücadeleyle ilgili ceza yasalarının uygulanması, AİHS’yi ihlal etmeye ve AİHM içtihadından sapmaya devam etmiş, bu da ifade özgürlüğünü kısıtlamıştır. Gazetecilere, medyaya ve hükümeti eleştiren diğer seslere yönelik yargısal ve idari baskılar daha da artmıştır”
•“2022 tarihli Dezenformasyon Yasası gibi yeni çıkarılan Siber Güvenlik Yasası da belirsiz hükümleri ve bağımsız denetim eksikliği nedeniyle ciddi endişelere yol açmaktadır; bu durum, temel hak ve özgürlükler üzerinde ilave kısıtlama riski taşımaktadır”
•“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararı ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin çok sayıda “derhal serbest bırakılma” çağrısına rağmen, insan hakları savunucusu Osman Kavala ve Gezi davasındaki dört sanık hâlâ cezaevindedir”
•“İstanbul Barosu başkanı ve yöneticileri, ‘terör örgütü propagandası yapmak’ ve ‘yanlış bilgi yaymak’ suçlamalarıyla görevden alma ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalmıştır”
•“2024–2025 döneminde AİHM Türkiye aleyhine 69 ihlal kararı vermiştir. Bu kararlar, adil yargılanma hakkı, özel ve aile hayatına saygı, özgürlük ve güvenlik hakkı ile ifade özgürlüğü alanlarındaki ihlalleri kapsamaktadır. Şu anda Bakanlar Komitesi’nin yoğun denetimi altında 205 dava bulunmaktadır”
•“Türk hukuk sistemi, temel haklara saygıya ilişkin genel-geçer güvenceler içermekle birlikte, Türkiye’deki bazı mevzuat hükümleri ve uygulamaları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve AİHM içtihadı ile uyumlu değildir”
Yorum
Türkiye’de gitgide derinleşen sistem krizinin hızı, mahiyeti ve çarpan etkileri ile ilgili temel ölçüt, yargıdaki çöküş. Bunu epeydir Türkiye’de ve uluslararası medya bölük pörçük izlemekte, haberleştirmekteyiz.
Raporun farkı, özellikle Türkiye medyasının ideolojik meşrep düşkünlüğü nedeniyle görmediği kök sebepleri bütünlük içinde ortaya koyma çabası.
Gezi’den itibaren medyayı tahakküm altına almış olan Erdoğan Yönetimi’nin yargı mekanizmasını adım adım nasıl yürütmeye tabi kıldığını özellikle HSK yapısı ve buna bağlı partizan atama yöntemlerinde görmek mümkün.
Rapor diyor ki; yargıyı da içine emerek eriten siyasallaşma ve yozlaşma kültürü var olduğu sürece üyelik perspektifinde bir milimetre adım atılması dahi ne gerçekçidir ne de mümkündür.



















