Yalnızlığın Heybetli Gövdesi

Hayat bazen insanın üzerine kocaman bir gölge gibi çöker. Ne olduğunu anlamadan kendimizi bir girdabın içinde buluruz; yön belirsizdir, çıkışa dair en ufak bir ışık bile yoktur.
Yine de içimizde bir yer, her şeye rağmen yürümeye devam eder. Bu yazı da o yürüyüşün iç sesidir; yorgunluğun, umudun ve yalnızlığın birbirine karıştığı bir anın kaydıdır. Kendime kendimden başka kimse kötülük yapamaz.
Sonunun gelmeyeceğini en başından bildiğim bir girdabın içindeyim. Yönümü bulamıyor, ışığın nereden doğacağını kestiremiyorum.
Sadece yürümem gerektiğini biliyormuş gibi ilerliyorum.İnsan bazen hayatında güzel geçen bir haftanın, bir günün, hatta bir saatin bedelini aylarca, yıllarca ödüyor.
Mutlu olduğum her anın ardından sanki “Haddini bil” diyen görünmez bir el dokunuyor omzuma. Çok yorgunum…
Anlaşılmayan bir yama parçası gibi kenarda duruyor, hayatın içinde sıramın gelmesini bekliyorum.
Eskiden ölmek gelirdi içimden; şimdi o duygu bile yok. Yerine, “Belki yaşarsam bir gün hayalini kurduğum mutluluğa ulaşırım” düşüncesi geldi.
Çok mu Polyanacılık yapıyorum bilmiyorum. Bir insan hem bu kadar umutsuz hem de bu kadar umutlu nasıl olabilir?
Hepimiz yalnızız, dostlarım.
Yalnızlığın bir bedeni olsaydı; kaba, ağır, insanı sıktığında kemiklerini kıran bir şey olurdu. Fiziken sıkmasa da ruhumu öylesine sıkıyor ki, gerçekten kırılıyormuş gibi hissediyorum.
Çünkü yalnızlık sadece gönül işlerinden ibaret değildir. Bir ülkenin şehirleri gibi düşünün; Doğduğun evden başlayıp hayatının her alanını sarar.
Sosyal çevrenden düşüncelerine kadar her köşeyi ele geçirir. Yoruyor insanı. Atlas gibi omuzların düşüyor. Tek başına başardığın küçücük şeyler için bile kendini tebrik eder hâle geliyorsun.
Aşka daha çok üzülüyorsun… Hele de hayatının büyük bir kısmı onun elindeyse.
Gücün de güçsüzlüğün de, aldanışların da, aptallıkların da hep oradan geliyor. Yıkımın da öyle. Farkında değilsin belki ama belki de çoktan fark ettin.
Omuzlarım çökmüş, yorgun ve bitkin bir hâlde içimi döküyorum. Malum, “Yalnızlıklar kraliçesiyim” Nilgün abladan sonra. Şimdilik kelimelere dökebildiklerim bunlar. İçim bir destan…
Keşke o destanı dışarıya sözcüklerle sunabilsem. Keşke içim kuş gibi hafifleyebilse. Güneş yavaş yavaş yüzüme doğru dönüyor. Bu saatlerde yazmak zorlaşıyor. Işığı seviyorum ama tenimi yakıyor, bunaltıyor; kaçacak bir gölge arıyorum.
Size de tanıdık geldi mi? Bana fazlasıyla geliyor. Hayatın ağırlığı kimi zaman göğsümüze çöker, kimi zaman omuzlarımıza.
Ama her zorluk, her yalnızlık, her kırık yerimizden yine bir ses çıkar; “Devam et… Belki bugün değil, yarın da değil…”
Ama bir gün güneş tenimizi yakmadan ısıtmaya başlayacak. O gün geldiğinde bu satırların neden yazıldığını çok daha iyi anlayacağım. Şimdilik, hırpalanmış kalbimin sesini duyan herkese bir selam bırakıyorum.
Öperim hırpalanmış kalbinizden…



















