InstagramKöşe Yazarlarımız

Bıçak Sırtı







Saray ve Devlet Bahçeli’nin kararlılıkla “Terörsüz Türkiye”, Kürt Siyasal Hareketi ile bir kısım “kanaat önderi”nin heyecanla “Barış ve Demokrasi Süreci” dediği amorf gelişme başından beri şu deyişi hatırlatmaya devam etmekte;

“Düğmeyi yanlış iliklemek”

Düğmeyi baştan yanlış iliklerseniz –ki burada bir değil birkaç düğme yanlış iliklenmiş görünüyor– ve alaturka bakışla “giyilsin de nasıl giyilirse giyilsin” derseniz, tuhaflıklar silsilesiyle baş başa kalırsınız, elinize ayağınıza dolaşmaya başlar her şey.

TBMM, 1 Ekim 2024: Bahçeli DEM grubuyla tokalaşıyor

Ekim 2024’te atılan “İmralı adımı”nın, aradan geçen onca zamana rağmen hiçbir ilerleme emaresi göstermemesinin açıklaması sadece bu. Dediğim gibi çok sayıda düğme yanlış iliklendi de şu bile sokağın çıkmazlığını anlamak için yeterli;

İki “taraf” da görüşmelerin bir ucunda “devlet” var diyor ama, “süreç” denilen şeyi bambaşka şekilde anlıyorlar.

Birine göre terörden arındırılmış Türkiye söz konusu, diğerine göre ise “toplumsallaştırılmış barış

Bir taraf, memlekette tetiklenecek gelişmelerle Suriye’deki “Kürt oluşumu”nu kadük kılmaya çalışırken, diğeri “süreç”ten Öcalan”ın serbest kalmasını anlıyor.

İlkini MGK, Bahçeli ve Saray danışmanlarının demeçlerinden okuyoruz, diğerini DEM’in ve PKK’nin peş peşe gelen açıklamalarından.

Bahçeli son olarak yine altını çizdi;

Terörsüz Türkiye milli ve tarihi bir hedeftir. Hedefle ilgili taviz, tehir veya en küçük tereddüt asla söz konusu değildir. Ok yaydan çıkmıştır. Gemiler yakılmıştır. Kararlılığımız aşınmaz ve tartışılmaz düzeydedir

DEM ise, kendileri açısından en öncelikli adımı “Öcalan’ın koşullarının mümkünse özgürlüğe evrilmesi” olarak görmekte.

2016’dan beri Türkiye’de birkaç tekil eylem dışında terör var mıydı? Öcalan eğer adadan çıkmak dahi istemiyorsa, neden genel af veya Kürt hakları üzerine DEM odaklanmıyor?

Bu iki soru, er geç bir gün gündeme gelecek.

Ama herkes fikri varmış gibi afaki konular üzerinde konuşmaya, hayal üretmeye pek meraklı. İş öyle bir noktaya vardı ki, gelişmelere en yalın mantıkla bakarak kuşku dile getirenler anında yeniden topun ağzına konuverdi.

Malum, hayali düşman yaratmakta üstümüze yoktur.

Eğer, şu bir yılı aşkın süredir laf ebeliği ve havanda su dövmekle geçen dönemde kim avantajı elinde tutuyor derseniz, elbette ki cevap belli;

Başkan Erdoğan ve ortağı Bahçeli.

2018 seçimlerinden beri iktidarın en önemli kaygısı ve hareket şeması, iki büyük muhalefet bloğunu birbirinden kopartmak, kopuk tutmak ve mümkünse birbirine düşürmekti.

Üçü de başarılmış görünüyor. Sonuncusu, yani husumet sokma işi, olmuyor gibiydi, ama o da –objektif olarak bakılınca– DEM sayesinde oldu.

Stratejisi gereği ad-hoc “süreç komisyonu”nda kalmayı sürdüren, ama İmralı heyetine katılmayan CHP, kendisini “neden katılmıyorsun, katılacaksın!” gibisinden bir yaylım ateşi altında bulmuştu.

Ardından tırmanış sürdü. CHP lideri Özel’in, parti kongresinde sarfettiği “Stockholm Sendromu’na kapılmamaya, dün elinden zor kurtulduğumuz celladımıza âşık olmamaya davet ediyorum” şeklindeki sözlere DEM Eş Başkanı Hatimoğulları’ndan gelen cevap hayli sert oldu;

Celladına âşık olmak ya da Stockholm sendromu metaforunun bizler için kullanılması en hafif tabiriyle bir akıl tutulmasıdır

Özel de son olarak DEM’e cevap verdi;

Ben DEM Parti’yi doğrudan hedef almadım. Hangi siyasi parti olursa olsun diye başladım cümleme zaten. AKP’nin MHP’nin Kürt seçmenlere neler yaptığını anımsattım sadece. Alınganlık göstermişler. Canları sağ olsun… muhalefet partisinin muhalefet partisiyle bu tür tartışmalar yaşamasını doğru bulmam. Bu tartışmayı sürdürecek değilim

Ama olan oldu tabii.

Bu tür gerginlikler bir kere devreye girdi mi, onarımının ne kadar zor olduğunu tecrübeyle biliyoruz.

İç siyaset açısından “beka” hedefli mühendislik boyutunda DEM’i ucu belirsiz bir “süreç” üzerinden meşguliyetle uzaktan kumanda yönetmek, CHP’yi ise “İç Cephe” saflarına zorlamak için cezai yöntemlerle baskı altında tutmak ve iki parti arasına duvar örmek vardı ve denilebilir ki, Saray, CHP ile DEM’in birbirine düşmesinden gayet memnun.

Hala anlaşılmamış görünen gerçek şu; İktidara gelmesinden beri AKP liderinin Macchiavelli tipi taktiği, parti dışı kısa ömürlü ve değişken ittifaklarla ilerlerken, siyasi ve toplumsal muhalefet kesimlerinin temsilcilerini birbirine düşmüş halde tutmaktı.

Aynı filmin tekrarını izlemeye başladık.

Karşıt görünen taraflar arasında fanatizm yeniden –bilmem kaçıncı kez– filizlenirken, makul olanı savunanlar yine arada kalmaya, hakaret yemeye başladı.

Bir başka garabet İmralı’ya giden “daraltılmış heyet”in raporuna (şeffaflık ilkesine aykırı) gizlilik konurken, DEM’in görüşmenin kendi açısından seçmeciliği izlenimi uyandıran kısmını duyurması ve ardından tüm tartışmanın Öcalan; “süreç başarılmazsa Bahçeli’ye darbe yapılır” şeklindeki (mealen) sözlerine odaklanmasıydı.

Bahçeli de buna cevap verdi;

MHP içinden şahsıma darbe yapılacakmış. Demokrasi sevdalısı Milliyetçi-Ülkücü Hareket’ten nasıl darbeci çıkacak, işin doğrusu gülümseyerek düşündüm. İftira ve isnatlar bizi yolumuzdan döndüremez. Bunların hepsi faso fiso

Bahçeli son konuşmasında Barzani’nin Türkiye ziyaretine de şiddetle karşı çıktı;

Adına ister protokol kuralları deyin ister teamül deyin ne var ne yok ihlal edilmiştir. Barzani’nin an itibariyle herhangi bir devlet görevi yoktur. Vatan topraklarımızda yabancı üniformalı askerlerin uzun namlulu silahla ortalıkta dolaşmaları tek kelimeyle rezalettir

Buna çok geçmeden Barzani’nin ofisinden cevap geldi;

Biz, Allah’ın Devlet Bahçeli’ye hidayet verdiğini ve ırkçılıktan uzaklaştığını sanıyorduk. Ancak görünen o ki hala aynı eski Bozkurt; sadece bu kez koyun postuna bürünmüş

MHP lideri, “biz suç işlemedik ki affedilelim” diyen PKK üst düzey komutanlarından Bese Hozat’a da cevap vermişti;

Şu bayağı sözlere bakar mısınız, hiç kimse suç işlememiş! Bu nedenle de af maf da istemiyorlarmış. Kaldı ki af vaat eden zaten yok, suça gelince, tarih ve maşeri vicdan önünde hangi suçların işlendiği açıktır, nettir, belgelidir. Bayramlık ağzımızı açtırmasınlar, herkes haddini ve hududunu bilsin

İlginç olan, son günlerde PKK’den gelen ve “bizden bu kadar” diyen mesajlardaki artış.

AFP’nin konuştuğu bir başka üst düzey PKK askeri birim lideri şunu söyledi;

İki talebimiz var. Birincisi, liderimiz Apo’nun özgürlüğü… Bu gerçekleşmezse süreç başarılı olamaz. İkincisi ise Kürt halkının Türkiye’de anayasal ve resmî olarak tanınması

Ve ekledi;

Özgürlükten kastımız, hareketini yönetmek, halkıyla bütünleşmek ve serbestçe davranabilmesi

Ev hapsi” gibi bir formül de aynı mülakatta dile getirildi.

Kafalar iyice karıştı mı?
Karışması gayet doğal.

Çünkü başından beri halkla “süreç” denilen amorf gelişmeyi idare edenler arasında bir duvar örülü. Kimse bir şey bilmiyor. Bilmeyenler de tahmin yürütüyor.

Şeffaflığın zerresi olmayınca, birtakım çokbilmişlerin “siz bilmiyorsunuz, biz biliriz” edasıyla gündemi işgal etmesinin de hiçbir değeri yok.

Saray ve MHP, Bahçeli’nin dediği gibi “kararlılıkta kararlı” olabilir, ama başı sonu belli bir “süreç” var mı, yoksa güne göre şekillenen bir siyasi emprovizasyon mu söz konusu, belli değil.

Öte yandan, bir yandan CHP ile araya makas koymaya başlarken öbür yandan yandaşları aracılığıyla kamusal söyleme benzin döken DEM acaba resmi düzeyde “süreç”in başarı kriteri olarak görülen Suriye, Rojava ve Mazlum Abdi boyutları üzerine neden görüş belirtmiyor, orası da başka bir muamma.

Son olarak, yazıyı noktalarken, bir haber daha düştü ekrana;

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, katıldığı Habertürk yayınında, görüntülerin yarattığı olumsuz tepkilere değinerek İçişleri Bakanlığı’nın harekete geçtiğini açıkladı. Çelik, ‘Bahsettiğiniz görüntü tabii ki nahoş ve olumsuz yorumlara zemin teşkil etti. Bununla ilgili olarak İçişleri Bakanlığı bir soruşturma yürütüyor’ dedi

Şekillenen resim, an itibarıyla pek çok şeyin artık bıçak sırtında yürüdüğü.

Endişelenenler haklı mı?
Hem de nasıl.













Başa dön tuşu