InstagramKöşe Yazarlarımız

Hangi “Ülke”, Hangi “Halk”?







Her konuşmalarında aynı kelimeler… “Ülke”, “halk”, “irade”, “gelecek”… Ama insan ister istemez soruyor: Hangi ülke? Hangi halk? Yoksa kastedilen, işgal koşullarında kurulmuş, uluslararası hukukta tanınmayan, egemenliği olmayan ve her kritik kararında Ankara’nın onayını bekleyen o yapı mı? Adını bile özgürce telaffuz edemeyenlerin, “ülke” edebiyatı yapması bu yüzden bu kadar sırıtmıyor mu?

Gerçekle yüzleşelim. Bu topraklarda yok edilen bir ülke gerçeği var. Kıbrıs Türk halkının ortak vatanı, siyasal eşitliği, uluslararası kişiliği, kendi kendini yönetme iddiası sistemli biçimde aşındırıldı.

Bugün “ülke” denildiğinde, altı doldurulmuş bir egemenlikten değil; içi boşaltılmış bir idari kabuktan söz ediyoruz. Yetkileri sınırlı, kararları dışarıdan belirlenen, bütçesi bile başka bir başkentte yazılan bir yapıdan.

Ama buna rağmen, iktidardakiler büyük laflar etmeyi seviyor. “Ülkeyi ayağa kaldıracağız” diyorlar. Oysa daha ülkenin adını bile söyleyemiyorlar. “Kuzey” demeye çekiniyorlar, “Kıbrıs” demekten imtina ediyorlar, “Türk” kelimesini siyasi bağlamda ağızlarına almaya korkuyorlar. İsmi bile tartışmalı olan bir yapıyı ayağa kaldırma iddiası, olsa olsa bir siyasi masaldır.

Peki ya “halk”? Hangi halktan söz ediliyor? Kıbrıs Türk halkından mı, yoksa son yıllarda bilinçli politikalarla yaratılmış, kimliği, aidiyeti ve geleceği bu topraklarla organik bağ kurmamış bir yerleşimci nüfustan mı? Bu soruyu sormak “ayrımcılık” değil, siyasetin kalbidir. Çünkü halk dediğiniz şey, sadece nüfus sayımındaki rakam değildir. Halk; ortak tarih, ortak hafıza, ortak gelecek ve ortak kader demektir.

Bugün iktidarın “halk” tanımı, tam da bu yüzden sorunludur. Sandık matematiğine indirgenmiş, demografik mühendislikle şekillendirilmiş bir “çoğunluk” anlayışı dayatılmaktadır. Kıbrıs Türk halkının iradesi, kültürü, yaşam biçimi ve siyasal talepleri bu tanımın dışında bırakılmaktadır. Halk, bir özne olmaktan çıkarılıp bir araç haline getirilmiştir.

Ünal Üstel’in “ülke”den ve “halk”tan anladığı tam olarak budur. Ankara ile uyumlu, itiraz etmeyen, sorgulamayan, protokollere alkış tutan bir kitle… Egemenlik talep etmeyen, laiklikten vazgeçen, kamusal alanın dinselleştirilmesine sessiz kalan bir toplum… Üstel’in gözünde halk, yönetilecek bir kalabalıktır; ülke ise talimatların uygulandığı bir alan.

Daha vahimi şu ki, bu anlayış ile muhalefetin önemli bir bölümünün anlayışı arasında neredeyse fark kalmamıştır. Sıla Usar’ın “ülke” ve “halk” tarifine baktığınızda, söylemde bazı farklılıklar olsa da özde aynı çerçevenin korunduğunu görüyorsunuz. Temel kabuller sorgulanmıyor. İşgal gerçeği yüksek sesle dile getirilmiyor. Egemenlik kaybı, demografik dönüşüm, siyasal iradenin gaspı net biçimde tanımlanmıyor.

Herkes aynı kelimeleri daha “yumuşak” ya da daha “sert” tonlarla söylüyor ama kimse kelimelerin içini gerçeklerle doldurmuyor. Ülke varmış gibi davranılıyor. Halk homojenmiş gibi anlatılıyor. Oysa ortada parçalanmış bir toplum, bastırılmış bir irade ve belirsizliğe mahkûm edilmiş bir gelecek var.

Asıl sorun da burada başlıyor. Adını koyamadığınız şeyi savunamazsınız. Tanımlayamadığınız bir halkın haklarını koruyamazsınız. İşgali kabul edip normalleştirirseniz, ona karşı siyaset üretemezsiniz. Bugün yapılan tam olarak budur: Gerçeklikten kaçış.

Bu yüzden “ülkeyi ayağa kaldıracağız” söylemi, sadece içi boş bir slogandır. Ayağa kalkması gereken bir ülke yoktur; ayağa kalkması gereken bir halk vardır. Ama önce o halkın kim olduğunu, ne istediğini ve neyi reddettiğini açıkça söylemek gerekir. Cesaret tam da burada başlar.

Aksi halde, ister Ünal Üstel konuşsun ister Sıla Usar… Aynı belirsiz “ülke”, aynı muğlak “halk” anlatısı devam eder. Ve bu topraklarda kaybedilen şey sadece ekonomi ya da siyaset olmaz; gerçek, kimlik ve gelecek de sessizce elimizden kayıp gider.













Başa dön tuşu