InstagramKöşe Yazarlarımız

Maaş Uçurumu, Egemenlik Yoksunluğu ve Siyasetin Ahlaki İflası







Kendi para birimi olmayan, para politikasını belirleyemeyen, Merkez Bankası Başkanı’nı dahi kendisi atayamayan; dahası dünyada tek bir ülke tarafından tanınan bir yapıda, milletvekili maaşlarının asgari ücretle arasındaki uçurumun, dünyanın altıncı büyük ekonomisi İngiltere’den ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nden bile daha yüksek olması… Bu tabloyu hangi akıl, hangi vicdan, hangi siyasal meşruiyet açıklayabilir?

Ortada yalnızca bir “maaş meselesi” yok. Bu, bir rejim fotoğrafıdır. Bu, yönetenlerle yönetilenler arasındaki kopuşun, siyasetin halktan nasıl koptuğunun, temsiliyet iddiasının nasıl içinin boşaltıldığının açık göstergesidir.

KKTC denilen yapı;

– Kendi parasını basamaz,

– Kendi merkez bankasını yönetemez,

– Ekonomik kararlarını Ankara’dan gelen protokollerle almak zorundadır,

– Bütçesi, kredileri, hatta kamu istihdamı bile “onay” mekanizmalarına bağlıdır.

Ama iş milletvekili maaşlarına gelince, işte orada bir anda “bağımsız”, bir anda “egemen”, bir anda “dünya standartlarının üstünde” bir düzenle karşılaşırız.

Asgari ücretli ayın ortasını getiremezken,

Gençler göç yollarında hayat kurmaya çalışırken,

Küçük esnaf kepenk kapatırken,

Emekliler ilaç parasını hesap ederken,

Meclis koltuklarında oturanlar; İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da hatta Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bile görülmeyen bir maaş–asgari ücret oranıyla hayat sürüyor.

Sorulması gereken soru şudur:

Bu milletvekilleri hangi ülkenin milletvekili?

Ekonomisi çökmüş, para politikası olmayan, hukuki tanınırlığı bulunmayan bir yapının mı?

Yoksa kendi yarattıkları, halktan kopuk, imtiyazlı bir siyasal adacığın mı?

İngiltere’de milletvekili maaşıyla asgari ücret arasındaki fark, güçlü ekonomiye rağmen belli bir sınırda tutulur. Çünkü orada siyasetin hâlâ bir “kamu hizmeti” olduğu iddiası vardır.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bu fark daha düşüktür. Çünkü orada egemenlik de vardır, mali disiplin de, siyasal sorumluluk da.

Peki KKTC’de?

Burada milletvekilliği, neredeyse ayrıcalıklı bir meslek, dokunulmaz bir sınıf statüsüne dönüşmüştür. Üstelik bu ayrıcalık, toplumun yoksullaşması pahasına büyümüştür.

Bu durum tesadüf değildir.

Çünkü atanmış siyaset, halktan değil; merkezden beslenir.

Çünkü hesap veren değil, hesap sorulamayan bir siyasal yapı inşa edilmiştir.

Çünkü sandık vardır ama egemenlik yoktur. Meclis vardır ama irade yoktur. Maaşlar vardır ama utanma duygusu yoktur.

Asgari ücretle milletvekili maaşı arasındaki uçurum, yalnızca ekonomik bir adaletsizlik değildir. Bu, aynı zamanda siyasal bir iflastır.

“Bu halkla aynı kaderi paylaşmıyoruz” deme biçimidir.

“Yoksulluk sizi ilgilendirir, biz başka bir dünyadayız” mesajıdır.

Bu yüzden bu maaş düzeni, yalnızca rakamlarla değil, ahlaki ölçülerle de sorgulanmalıdır.

Egemenliği olmayan bir yapıda, egemen maaşlar olmaz.

Halk yoksullaşırken, siyaset zenginleşemez.

Asgari ücret açlık sınırındayken, temsilciler refah adalarında yaşayamaz.

Ve en acı gerçek şudur:

Bu düzen, ancak sessizlikle ayakta durur.

Halk sustukça, bu maaşlar artar.

Muhalefet gerçek bir itiraz üretmedikçe, bu uçurum derinleşir.

Toplum “normalleşti” sandıkça, anormal olan kalıcılaşır.

Bu yüzden mesele yalnızca “ne kadar maaş alıyorlar” değil;

Bu düzen kime hizmet ediyor?

Bu meclis kimi temsil ediyor?

Bu siyaset kimin hayatını kolaylaştırıyor?

Bu sorular yanıtlanmadan, ne demokrasi konuşulabilir, ne adalet, ne de gelecek.













Başa dön tuşu