InstagramKöşe Yazarlarımız

Haritalardaki Küçük Oklar







Son zamanlarda herhangi bir ekranın başında oturmak, dünyada ne olup bittiğini takip etmeye çalışmak ruhunu bir öğütücüye teslim etmekten farksız.

Haberlerden hayatımıza sızan bir yıkım senfonisi kulaklarımızda uğuldayan boğuk bir sessizlik gibi. “Buralarda bir şey olmaz” konforu uzaklardaki çığlıkların yankısını emen bir sünger kadar ağır.

Ölü sayısı, istatistikler, saldırı tehditleri arka arkaya aktarılırken kendi güvenliğimden suçluluk duyuyor, hatta nefret ediyorum.

Yan odadan yanıma gelip, “O ses neydi, savaş uçağı mıydı?” diye soran sevgilimin kaygısını zoraki bir gülümsemeyle geçiştiriyorum. Sahte bir neşe, göğüs kafesimdeki ağır sızıyı dindirmiyor.

Zihinlerimiz sadece bu görüntülerin vahşetiyle değil, bu vahşetin sıradanlaşmasıyla da zehirleniyor. Sabah içtiğim kahvenin rengi ile toprağa düşen bedenlerin rengi arasındaki benzerlik, sadece midemi değil, ruhumu da bulandırıyor.

Hakikat saniyeler içinde değişen alt yazılara kurban ediliyor. 2026’nın bir Mart sabahında, ekranın altından geçen “İsrail ve ABD’nin İran’daki hedefleri vurduğu” haberi, akşam yemeğinin tuzu kadar kanıksanmış bir gerçeklik artık.

Kaç kişinin öldüğü bilgisini alıp masadaki çatalın bıçağın yanına yerleştirip, sakince lokmalarımızı çiğnemeye devam ediyoruz.

Savaşın içinden geçmiş bir ülkede büyümüş çocukluğum her patlama sesinde içimde yeniden uyanıyor; bu dehşet, yabancısı olduğum bir şey değil, bilincimin alt katlarında benimle birlikte yaşayan tanıdık bir sızı.

Başka yaşamların üzerine çöken yoğun dumanlar, büyüdüğüm şehirdeki terk edilmiş sokakların insansız evlerindeki duvarlarda yer alan kurşun izleri ile akraba.

Ahlakın sınırları ekranın çerçevesiyle sınırlı artık. Bu dijital mezarlıkta dolaşmak insanı kendi hiçliğiyle yüzleştiriyor.

Odadaki saatin tik takları alay eder gibi çınlıyor. Hürmüz Boğazı’nın kapandığına dair teknik analizler, binlerce insanın geleceğinin nasıl birer varil petrol fiyatına kurban edildiğini gizleyemiyor.

Akıl, rasyonel bir açıklama bulmaya çalıştıkça daha derin bir anlamsızlığa gömülüyor. Bu bıkkınlık insanın bu döngüden kurtulamayan ilkel doğasına karşı duyduğum bir tiksinti de olabilir.

Bir kez daha bir insan değil de, bir deniz, bir ağaç, hiç değilse bir çakıl taşı olasım geliyor.

Yaşanan hiçbir şey bizden sandığımız kadar uzakta değil. Akrotiri ve Dikelya’daki İngiliz üslerinin, Ortadoğu’daki operasyonlarda bir geçiş noktası, bir kalkış zemini olarak kullanıldığına dair haberler düştüğünde ekranın haritası birden küçülüyor; İran’daki bir hedefle Kıbrıs’taki bir pist arasındaki mesafe birkaç santime iniyor.

Bizim olmayan bir savaş, bizim olmasına bir türlü izin verilmeyen bu adanın giremediğimiz, bizim karar veremediğimiz, bizim söz söyleyemediğimiz askeri bir bölgesinde yürütülüyor ama bu saçmalık bizim hayatlarımızın tam ortasında duruyor.

Tek bir kere yürüyüş yapmadığımız, bir fotoğraf çekmediğimiz, bir ağaç ekmediğimiz bir alanda alınan kararlar, bizim gökyüzümüzü, bizim uykumuzu, bizim hayatımızın korkularını belirliyor.

Kendi adasında tam anlamıyla egemen olamayan bir halka, onun toplumsal varlığının başka coğrafyaların hesaplaşmaları için lojistik bir dipnot olduğu bir kere daha hatırlatıyor.

Savaş uzmanlarının önünde ahkâm kestiği haritalardaki küçük kırmızı oklar artık sadece başkalarının kaderini değil, bizim başkalarının savaşlarının gölgesindeki yaşamlarımızı da işaret ediyor.

Kumandayı bir kenara bırakınca ekranın karanlığında kendi aksimi görüyorum. Siyah boşluk dünyanın bütün açıklamalarından, bilirkişi raporlarından, stratejik analizlerinden daha dürüst.

Haritalar üzerindeki küçük kırmızı oklar gerçeğin sadece karikatürü; yaşamak, bu yıkımın ortasında bir nefes boşluğu aramak demek. Bütün bu gürültü kesildiğinde zihnimdeki enkazın altında kalan benliğimle baş başayım.

Sakin ol” diyorum kendime, “sakin ol, kimselere çaktırma bu fırtınada birkaç bombanın da senin içine düştüğünü.

Gözlerini bu rengârenk ekranların eskimiş yalanlarına kapattığında, fırtınanın hemen ardından toprağı yarayan ilk filizin ısrarı geçmiyor mu senin aklından, senin yaşamaktan anladığın fırtınadan önceki boğucu sessizliği bastıran sağlam bir şarkının güzelliğini fark etmek değil mi?

İskenderiye Kütüphanesi’ni kaç kez ateşe verseler de, külün içinden bir harfin, bir cümlenin, bir okurun dokunuşuyla yeniden doğmadı mı?

Savaşmak bitmiyor da, barışmak bitiyor mu? Okumak, başkasının hikâyesinde kendi insanlığımızda başkasının gerçeğini bulmak yakılan taş duvarlardan daha eski ve daha inatçı bir eylem değil mi?

Hayat bir yüzün başka bir yüze yönelişinde beklenmedik bir gülümsemeyle kendini yeniden, yeniden, yeniden kurmuyor mu?

Bilmiyorum, bilmiyorum…

Anlamak gerekli tabii, kimin hangi hesapla hangi hayata son verdiğini bilmek, öngörülerde bulunmak önemli. Ama bugün günü değil belki.

Bugün sadece dünyanın bir köşesinde düşen bir bombanın hayatımızın ortasına da sıçradığının farkında olacak ve yarının yeni bir gün olacağını unutmamakta ısrar edecek kadar takatim var. Benim haritamdaki okun yönü de bu.













Başa dön tuşu