InstagramKöşe Yazarlarımız

Bir Akdeniz, Bir Yasemin, Bin Yama







(Tüm Ötekilere…)

Bazı sabahlar insan uyandığında ilk hissettiği şey bedeninin ağırlığı değil, ait olamamanın serinliğidir. Pencereyi açarsın içeri giren rüzgâr tanıdıktır ama sen o rüzgâra yabancı kalırsın.

Oysa yıllarını o kokuyu ezberlemeye vermişsindir. Toprağın rengini, denizin tuzunu, yaseminin akşamüstü açan sabrını bilirsin. Yine de bir ses, tam kalbinin ortasında, “misafirsin” der.

Ben uzun süre bu sesi susturmak için yaşadım. Çocukluğumun sokaklarını hafızamda cilaladım, taşlarına ismimi kazıdım sanki.

Okuduğum her kitapla kendime yeni bir kök aradım. Dedim ki: İnsan ait olduğu yeri seçer. Sevdikçe, emek verdikçe, bekledikçe orası memleket olur.Ama bazı coğrafyalar insanı severken bile tereddüt eder.

Seni kabul eder gibi yapar; sonra küçük bir cümleyle, ince bir bakışla yerini hatırlatır. O an anlarsın: Aidiyet doğumla gelmezmiş, emekle de kazanılmazmış. Bazen sadece bir direniş biçimi olurmuş.

Ve ben o direnişin kıyısında, Akdeniz’in tuzlu rüzgârına karşı saçlarımı savura savura hâlâ kendime bir yer açmaya çalışıyorum.

Aidiyetsizlik Türk Dil Kurumu’nun içinde tanımı olan bir sözcük değil sadece aidiyetsizlik denen o illet insanın göğsünün ortasında büyüyen, kendini evrenin eteğine iliştirilmiş yaması, adını koyamadığı bir boşlukmuş…

Uzun zamandır o boşluğun içini doldurmak için savaşıyorum. Kitaplarla, anılarla, çocukluğumun tozlu sokaklarıyla…

Yasemin kokusuna tutunarak, portakal ağaçlarının gölgesine sığınarak. Kendime defalarca şunu söyledim; “Tamam. Ailede, aşkta, toplumda bir tanımım olmadı belki. Ama ben bu toprakların kızıyım. Akdenizliyim. Kıbrıslıyım”

Buna ektiğim yaseminler şahit.
Suladığım portakal ağaçları.

Aşık olduğum yollar.

Bir yere ait olmayı insan seçmez sanırdım kalbi seçer. Meğerse kalplerin nüfus kaydı yokmuş. Ne zaman aidiyetimi bir bayrak gibi içimde dalgalandırsam, görünmez bir el omzuma dokunup fısıldadı “Bizden değilsin” Bir bakışta, bir cümlede, bazen de suskunlukta.

Öteki olmak…

Doğduğun yerde fazlalık, yaşadığın yerde misafir sayılmak. Tanrı’nın insana verdiği en ağır imtihan belki de budur.

Kök salmaya çalıştıkça toprağın seni geri itmesi. Sadece sosyal hayatın küçük zorbalıkları değil mesele. Sistem dediğimiz o soğuk duvar da payını veriyor.

Nefes aldığın yer daralıyor. Sesinin yankısı sana bile yabancı geliyor.

Son günlerde yine en sevdiğim yerden vuruldum. Hayattan en çok zevk aldığım, kendimi en sahici ifade ettiğim sanatın kapısında, daha içeri adım atmadan nazikçe çizilmiş sınırlar buldum.

“Buraya kadar” dediler. Kibar bir yasak, zarif bir dışlama. O an düşündüm. Eğer Bertolt Brecht yaşasaydı kaç perdelik bir oyun yazardı bu suskunluk üzerine?

Ya da Aziz Nesin, bu ince ama keskin dışlanmayı hangi ironinin içine saklardı? Kim bilir kaç sayfa ederdi bizim memleketin görünmez vatandaşları?

Sanat özgürlüktü, değil mi?

Bize öyle öğretildi. Sanatın kanatları vardı; göğe yükselir, sınır tanımazdı. Oysa şimdi o kanatların dikenli tellere takıldığını görüyorum. Uçmaya niyetlenen her cümle biraz kanıyor.

Ben yine de yazacağım.
Yine de ekeceğim o yaseminleri.

Aidiyetsizliğin ortasına inadına kök salacağım.

Belki bir gün, bu topraklar da beni benim kadar sahiplenecek. Belki bir gün “öteki” kelimesi, bir oyunun son perdesinde alkışlarla uğurlanacak.

O zamana kadar, Akdeniz’in tuzlu rüzgârıyla
Öperim hırpalanmış kalbimizden…













Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu