Açık Kapılardan Korkanlar

Murat Belge, -sanırım- İstanbul’un Surları ve Kapıları adlı kitabında Türkçede kapının adının neden “açı” değil de “kapı” olduğuna dair ilginç bir açıklama yapar; “Türk kültüründe kapı açılmak için değil, daha ziyade kapanmak, dışarıyı dışarıda bırakmak ve mahremi korumak için var olan bir nesnedir. Diğer türlü, yani açılmak için olsaydı zaten adı açı olurdu”
Modern Türk şiirinin kurucu figürlerinden Yahya Kemal’in eserlerini okurken de gözümüzün önüne gelen renksiz, şekilsiz ama her şeyi kaplayan, dışa kapalı onun “kendi gök kubbemiz” diye tarif ettiği kabuğun altındaki Türkiye resmi de aslında bu içe kapanma eğiliminin şiirsel bir ifadesi değil mi?
Geçtiğimiz günlerde Tanıl Bora’nın devasa külliyatı Cereyanlar etrafında koparılan fırtına, pek çok başka şeyle birlikte bir parça da bu kabuğu kırma çabasına verilen hırçın ve telaşlı bir tepkiye benziyor.
Bütün bu hırgür içinde hadiseyi henüz işitmemiş olanlar için kısaca özetlemek gerekirse; Her şey CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve Silivri’de tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu’nun, Bora’nın Türkiye’deki siyasi ideolojileri iğneyle kuyu kazar gibi işlediği bu eseri okuduklarını beyan etmeleriyle başladı.
Bir kitabın kapağını açmak, sanki bir Pandora kutusunu aralamakmış gibi sosyal medyada (özellikle kendini ulusalcı diye tarif eden) bir grup tarafından kolektif bir linç ayini tertip edildi.
Bir gecede on binlerce öfkeli tweet atılarak CHP liderlik kadrolarının Tanıl Bora okuyarak içine düştüğü “gaflet ve dalalet” dile getirildi.
Tabii ki bu nümayişin ardında CHP’nin içindeki artık parti iktidarında olmayan arkaik milliyetçi kadroların olduğunu anlamak zor değil ama bu çağda bu kadroların varlığı hem şaşkınlık hem de Türkiye’nin ve CHP’nin geleceği için kaygı veren bir unsur.
Tanıl Bora kendisine yöneltilen haset ve kin dolu saldırılara verdiği yanıtta meseleyi “öğrenme korkusu” kavramıyla açıkladı.
Murathan Mungan’ın yıllar evvel zikrettiği bu “sofofobi“, insanın yeni bir bilgiyle karşılaşmaktan adeta ölüm gerçeğiyle yüzleşecekmişçesine korkması anlamına gelir.
Bu öyle bir sefalet ki, kişi kendi aklının bir metni okuyup elekten geçirecek kadar becerisi olduğuna dahi güvenmez; kitabı bir fikir alanı değil, içine zehir katılmış bir hap olarak görür.
Halkın dilindeki “cereyan” kelimesinin çocukları hasta edecek tehlikeli bir esinti gibi algılanmasıyla, dışarıdan gelen fikirlerin ruhu üşüteceği evhamı arasında böyle trajik bir benzerlik de var.
2026 yılının Mart ayında, hem de dünya bu haldeyken hâlâ bunu sormaya ihtiyaç duymak acayip geliyor ama belli ki gene de sormak lazım; bir kitabı okuma eylemi neden bu kadar büyük bir dehşet uyandırır?
Edward Said, Entelektüel adlı kitabında entelektüelin görevinin kriz çözmek değil, kriz yaratmak olduğunu öne sürmüştü.
Said’in kastettiği kriz, insanın kendi içine dönüp yerleşik ezberlerini, alışıldık düşünce kalıplarını sorgulamasına imkân sağlayan yapıcı bir huzursuzluk.
Aydınlanma’nın aklı merkeze alarak dünyayı altüst eden sarsıcı uyanışı, siyah genç bir kadın olan Rosa Parks’ın neden sırf siyah olduğu için toplu taşımada herkesten ayrı en arkada oturmak zorunda olduğunu sorgulayıp ardından bunu reddetmesine ve on binlere sıçrayan bir direnişi tetiklemesine, Darwin’in yaşamın kökenine dair tüm açıklamaları İncil üzerinden almayı reddedip, nasıl diye sormasına hep bu türden bir huzursuzluk imkân sağladı.
Bilimsel Devrim’den modern siyasi haklara kadar ne kazandıysak, yerleşik olanın yarattığı durgun göle atılan bu huzursuzluk taşları sayesinde kazandık.
Bana sorarsanız, kitabı eline dahi almamış (attıkları tweetlerde, yazdıkları yazılarda kendileri bunu gururla dile getiren), bin üç yüz sayfaya ve özenle verilmiş, yıllara yayılmış düşünsel bir emekle zerre temas etmemiş bu kalabalıklar yazarı ve yayınevini ağır bir kuşatma altına almaya çabalarken aslında her zaman olduğu gibi kendi zihinsel konforlarını koruma telaşındalar.
İçinde yaşadığımız tüm dünyanın da Türkiye’nin artık sona erdirip kurtulmasını dilediğimiz bu neo-cahiliye dönemi de ancak bu düşünsel sefaletle, yani merakın hadım edilmesiyle mümkün olabilirdi zaten.
Dışarıdan gelen her fikir akımını “ruhumuzu üşütecek bir cereyan” sanıp kapıları sürgülediğimizde, içerideki bayat havayla boğulmaya mahkûm kalıyoruz. Sosyal medyanın yarattığı yankı odaları da bu öğrenmeme kültürünü teşvik ederek herkesi kendi dar hakikatine hapsediyor.
Linç, bu coğrafyada en açık yaşanan medeniyet kaybıdır ve bu kayıp, cehaletin bir erdem gibi pazarlanmasıyla perçinleniyor.
Ancak bu sefaletin daha derin bir yanı da var; Yaşanan her olumsuzluğu, her haksızlığı “vaka” düzeyine indirgeyen korkunç bir “alışma alışkanlığı”.
Bugün muhalif olma iddiasındaki birey ve kurumlar bile, kendi pozisyonlarını hiç sarsma riskini almadan, konforlu bir alandan “muhaliflik” performansı sergiliyorlar.
Baskının riyakârlığı milli bir spor haline getirdiği bu iklimde mecliste irade gaspına “ağam”, iş yerinde mobbinge “paşam” diyerek yalakalıkla cevap vermek, insanın en temel onurunu en aşağıdan en yukarıya sistematik olarak çiğnemek normalleşiyor.
İnsanlar hayatta kalma azmini hamamböceği seviyesine indirgeyip, vasata razı olarak kendi hayatlarına dair kararlara katılım hakkından vazgeçiyorlar.
Susmayı, talepkâr olmamayı, gücün karşısında sessiz kalmayı bir akıllılık, beceri sanıyorlar. Gerçekten düşünmek, karşımızdaki resmi parçalarına ayırmak yerine yapay zekâda üretilmiş jenerik paragraflarla fikir ifade etme rolü yapmak yetiyor. Yapay tweetler, sahte kaynaklara dayanan fikirler, argümansız retoriklerle dolu, süslü paragraflardan ibaret “yazılar…”
Bütün bu akış içinde ansızın Tanıl Bora gibi dışarıdan bakma ve gördüğünü dile getirme cesareti gösteren birinin yazdıkları kitlelere liderlik eden kişiler tarafından başucu kaynağı olarak anılınca, sevinilmesi gerekirken bütün konforun yıkılacağı korkusuyla toplumsal bir cinnet hali başlıyor.
Tanıl Bora vakasının bize gösterdiği trajedi, kendi korkularının esiri olmuş bir toplum için düşüncenin artık öğrenilmesi gereken bir değer değil, imha edilmesi gereken bir tehdit olduğu gerçeğidir.
Neyse ki hiçbir baraj, suyun akışını sonsuza kadar dindirecek kadar güçlü ve kalıcı değil. Galileo’yu ölüme mahkûm etmek istediklerinde haykırdığı “beni assanız da dünya yuvarlaktır ve dönmektedir” cümlesi, hâlâ haklı, hâlâ hakikatın kendisi.
Geçen yıl Apostroff Dergisi için Tanıl Bora ile Kıbrıs odaklı bir söyleşi yapmış ve kısa temasımız içinde yıllardır öğrencisi gibi takip ettiğim çalışmaları üreten aklın gerisindeki insani kişiliği sezdiğimde, iyi fikirlerin ancak iyi insanlardan süzülebileceğine dair çocuksu inancımın tazelenmesi bana mutluluk vermişti.
Dünya sezgiyle değil, akılla açıklanır tabii ki; ancak zekânın ardındaki bir “insanı” sezmek de sezene çabalamaya devam etmek için güç veriyor.
Hani Murat Belge “Türk kültüründe kapı kapamak içindir” diyor ya, galiba bu artık tek bir ulusa değil, bu çağın kültürüne yayılmış bir davranış biçimi, korku ideolojisi. Keşke birbirimize kapadığımız kilitli kapıları ardına kadar açabilsek.
Keşke bütün kilitler kırılsa da anladıklarımız, düşündüklerimiz ferahlatıcı bir cereyan gibi birbirine karışsa.
O zaman bizi hayatımızın temel pratiklerinden, düşüncemizin en uç köşelerine mahkûm alan bu zincirleri gerçekten koparıp atar, alışkanlıkların oyalantısında harcanmamış insanca bir yaşamı gerçekten mümkün kılardık. Keşke.



















