Evet, İsyan!

Bir süredir içinde biriken suyu taşıyamaz hale geldiği için kapakları açılan bir baraj gibi hissediyorum.
Dağ sularından, yağmurdan, nehirlerden gelen su nasıl birikip bulduğu ilk yarıkta kendini şiddetle dışarı bırakırsa, sokaktan, eylemden, kavgadan gelen bir akış da benim içimde birikip kendini dışarı bırakmak için öyle bir boşluk arıyor.
İçimde biriken sloganlar, fikirler ve duygular sınırlarımı zorluyor.
Haberleri takip ederken hissedecek ne kadar çok şey var. Yüzleşmeye nereden başlamak lazım? Bu ülkenin bizim hep aslında olduğunu bildiğimiz kadar korkunç olduğunu, bu sistemin öyle yarım yamalak da olsa bir şekilde sürüp giden bir oyalantı olmadığını bir kere daha görmeye, nereden başlamak lazım?
İnsanları evlerinden kovarak, coğrafyayı bölerek, polisi, itfaiyeyi bile seçilmemiş omzu kalabalık insanların yönetimine bırakarak, özel sektörü denetimsizlikten faydalanmasına göz yumarak, kamu sektörünü maaş garantisiyle “hoşnut” tutmaya çalışarak kurulan ve idare edilen bu yapının artık iyice deşifre olmuşluğuyla, sürdürülemezliğiyle nasıl hesaplaşmak lazım?
Edward Said’in ünlü bir fotoğrafı var; kendisini İsrail – Filistin çatışmalarının ortasında Filistinli çocuklar ile birlikte İsrail tanklarına taş atarken gösteren.
Bu fotoğraf etrafında şekillenen tartışma da fotoğraf kadar önemli: Bir aydın böyle mi mücadele eder? Kağıdı, kalemi bir köşeye bırakıp taş mı atar? Aydının yeri kavganın ortası mıdır?
Konuyu uzatmadan kendi cevabımı vereyim; Evet, bir aydın yeri gelir taş da atar. Kalem ve taş arasında bir seçim yapmaya da gerek yoktur. İnsan becerirse ikisine birden sahip çıkabilir. Deneyeceğim…
Sendikalar artışı beğenmedi, hükümet şark kurnazlığı yapmaya çalıştı, tepki artınca daha önce görülmemiş ölçüde şiddete başvuruldu vs vs… Tamam. Peki biz neyi, neden yaşıyoruz aslında?
Devletin şiddeti hiçbir zaman güçten gelmez. Bunu anlamak için siyaset felsefesine gömülmek gerekmiyor; yalnızca bir sistemin neyi koruduğuna değil, neyi kaybettiğine bakmak yeterlidir. Gerçek istikrar meşruiyetini korkudan değil, rızadan alır.
Rıza ortadan kalktığında elde kalan tek şey coptur, gaz fişeğidir, boğaza bastırılan eldir, organize şiddettir. Bunlar iktidar olduğunu iddia eden atanmışların yürüttüğü mekanizmanın güçlü ve çalışır durumda olduğunun değil, o yapının artık iyice çürüdüğünün göstergeleri.
Güçlü olan bastırmaya kalkışmaz; deneyen, güçsüzlüğünü ilan etmiş olur.
Tarih bu konuda şaşırtıcı derecede tutarlı. Hiçbir köklü dönüşüm, ezilenlerin gönüllü sessizliğiyle gerçekleşmedi.
Gandhi tuz yürüyüşüne çıkmadan önce de “düzen” vardı Hindistan‘da; İngiliz yönetimi bu düzeni yüzyıl boyunca eksiksiz işleten bir makine gibi kurmuştu.
Güney Afrika‘da apartheid yıkılmadan önce de “istikrar” vardı; Pretoria o istikrarı sokaklarda akan kanla finanse ediyordu. Her iki örnekte de meşruluğunu yitirmiş düzen, kendini meşrulaştırmak için şiddete başvurdu.
Şiddet ise bir itiraf gibi okunabilir: “Artık sizi ikna edemediğimin farkındayım” İkna edemeyenin elinde kalan tek araç zordur. Zorla tutulan bir şey ise tutulmamış demektir; sadece ertelenmiş.
Ertelemenin de bir maliyeti var. Bastırılan çelişki çözülmez, birikir. Cop kalktığında mesele ortadan kalkmaz, yeraltına iner ve orada büyür.
Tarihin her büyük kırılma anında bastırılanın yüzeye çıktığını görürüz; hem de öyle bir biçimde ki, onu bastıranlar hiç beklemiyorlardı.
Bu beklemeyiş bir aptallık değil, yapısal bir körlük. İçinde yaşanılan düzenin meşruiyetine gerçekten inananlar, o düzenin çöküşünü her zaman geç görürler.
Çünkü meşruiyete inananlar işaretleri okumaz, zaten okuması gerektiğini de düşünmez.
Artık herhalde sakız gibi çiğnene çiğnene eskidiği için duymadığımız bir yalan var: “hepimiz aynı gemideyiz“. Şimdi de “hepimiz aynı toprağın çocuklarıyız” deniliyor.
Bu tür cümleler büyük ölçüde talebi bastırmak için dolaşıma girer; ortak kaderi hatırlatmak için değil, itaat üretmek için. Aynı gemide olmak, filikaya el koyanlarla kaderinizin bir olduğu anlamına gelmez.
Ortak toprak söylemi ise en tehlikeli biçimiyle o toprağın meyvelerini gasp edenlere karşı öfkeyi suçluluk duygusuna çevirir; “Neden kavga ediyoruz, hepimiz bu topraklardan beslenmiyoruz?”
Hayır, beslenmiyoruz; beslenilmesine izin verilmiyoruz. Kardeşlik söylemi ancak kardeşçe davranıldığında bir anlam taşır. Yoksa yalnızca boyun eğdirmek için tekrarlanan bir yalandan ibaret kalır.
Evet, Kıbrıs’ın kuzeyinde son günlerde yaşananları anlamak için çok fazla şeyi bilmek gerekmiyor. Bir hükümet, meclisten geçiremediği kararnameyi yürütme yetkisiyle zorla yürürlüğe soktu. Yani yasama engelini bürokratik bir imzayla aştı.
Buna itiraz edenler sokağa çıktı; ellerinde somut, elle tutulur talepler vardı. Devlet bu taleplere biber gazıyla, yere yatırılmış bedenlerle, “ayaklanma” suçlamasıyla cevap verdi.
Artık sorulması gereken şu; bir hükümet kendi parlamentosunu devre dışı bırakıp ardından sokağa çıkanlara “meşru yolları kullanın” diyecek yüzü nereden bulabiliyor?
Bu cümleyi kurmak için ya son derece saf olmak, ya da son derece kötü niyetli olmak lazım. İkisi de vahim. Meşruiyetini kendi eliyle zedeleyen bir iktidarın şiddeti, gücün değil çaresizliğin itirafı.
Buna boyun eğmeyelim. Hesap sormak için mükemmel bir anı beklemeyelim; mükemmel an kendi değil, bizim onu talep ettiğimiz anda gelecek.
Meşru kanalların açık olduğunu söyleyenlere şunu sorun: o kanallar kimin için açık, kimin için kapalı? Hukuk seçici uygulandığında hukuk değil, ayrıcalığın korunma mekanizması haline gelmiyor mu?
Kurumlar işlevsizleştiğinde kurumların içinde kalmak, onların işlevsizliğini meşrulaştırmıyor mu? Sokak bu durumda bir tercih değil, zorunluluk değil mi?
En son bir sendika başkanına “ayaklanma” suçlaması yöneltildi. Güzel. Ayaklanma kelimesini kullananlar, karşılarındaki hareketin ne olduğunu gayet iyi biliyor demek ki. Korkudan isim koyuyorlar.
Oysa tarih boyunca bu kelimenin içi hep aynı şekilde doldu: meşruiyetini yitirmiş bir düzen, kendisine itiraz edeni suçlu ilan eder, çünkü başka bir argümanı kalmamıştır.
Argümanı tükenen cop uzatır, dava açar, gözaltı sürelerini uzatır. Bunların hepsi güçten değil, paniğin ürettiği reflekslerden gelir.
O reflekslerin önünde durmak, onları meşru saymak değil, tam tersine, onların ne anlama geldiğini bilmek demektir.
Şimdi sokakta olanlar bunu biliyor. Siz de biliyorsunuz. Öyleyse meydan bizim, sizin yani halkın. Hükümet değişikliği için değil, sadece bir yasa geri çekilsin diye değil.
Artışlar düzenlensin diye değil. Hayatlarımızın seviyesi, gaddar ve beceriksiz bir garnizon müdürünün insaf ve akıl seviyesine inmesin diye.
Evet, isyan.



















