Faili Meçhul Yılların İçinden Geçerken

Sabahın erken saatlerinde, Efkan Şeşen dinlerken çıktı karşıma bütün bunlar. Ne tam bir rüya kalıntısıydı ne de sıradan bir hatıra. İçime dokundu, hem duygulandırdı hem de alıp çok uzaklara götürdü beni. Tahminen doksanların ortası…
Zamanın henüz bu kadar hızlı akmadığı, insanların birbirine daha çok değdiği yıllar. O yılların içinden bir yüz beliriyor hep zihnimde dayım.
Filinta gibi, ince uzun boylu bir delikanlı. Gençliğin verdiği o kendinden emin duruş, bir de içinde bulunduğu sol hareketin yarattığı tarifsiz bir heyecan…
O zamanlar tam anlamlandıramadığım ama bugün dönüp baktığımda çok daha net gördüğüm bir ruh hâli.
Elinde kamerası olurdu çoğu zaman. Sadece bir meslek aracı değil, adeta bir tanıklık biçimiydi o kamera.
Çünkü o yıllarda görmek yetmezdi kaydetmek, anlatmak, unutturmamak gerekirdi. Siyasi olayların içindeydi, çevresi de öyle insanlardan oluşuyordu.
Aklımda kalan isimlerden biri Haydar abi…
Şimdi nerede, ne yapar bilmiyorum. Zaman bazı insanları öyle bir yerlere savuruyor ki geriye ne bir iz kalıyor ne de bir ses. Ama bende ondan kalan tek bir kare fotoğraf var. O zamana mıhlanmış gibi…
O yıllarda biz farkında olmasak da Türkiye’nin içinden geçtiği karanlık bir dönem vardı. Faili meçhuller, gözaltında kayıplar, sabaha karşı alınan insanlar…
Adı fısıltıyla anılan yapılar, JİTEM muhabbetleri…
Büyükler konuşurken seslerini alçaltırdı bazen, bazı cümleler yarım bırakılırdı. Biz çocuklar tam anlamazdık ama o ağırlığı hissederdik.
Çünkü kurulan her sohbet aslında sadece bir sohbet değildi bir dönemin korkusunu, direncini ve susmak zorunda kalan yanını taşıyordu.
Neredeyse her gün bir araya gelinir, uzun sohbetler edilir, bazen kahkahalar yükselir bazen de derin bir sessizlik çökerdi.
O anların içinde müzik hep vardı. İlkay Akkaya’nın sesi, Ali Ekber Eren’in ezgileri… Ya da amcamın eline aldığı saz…
O saz sadece bir enstrüman değildi benim için o anların kalbiydi. Her telinde bir hikâye, her ezgisinde bir yara saklıydı. Biz o türkülerle büyüdük ama aslında sadece türküde değildi duyduğumuz bir direnişti, bir umuttu, bir vazgeçmeme hâliydi.
Sonra zaman geçti. Ve o hayran olduğum dayım… Hâlâ hayranım ve bugün fark ediyorum ki onun izinde yürüyorum.
Ama o güzel olan her şey, o kalabalıklar, o sesler, o insanlar yavaş yavaş dağıldı. Kimisi başka ülkelere gitti, kimisi başka hayatlara savruldu, kimisi de belki hâlâ aynı yerde ama artık aynı değil.
Bir daha ne o yılları ne de o insanları aynı masa etrafında bir araya getiremedik. Sanki bir boran geçti içimizden ve en güzel yerlerimizden vurdu bizi altüst olduk.
Ama garip bir gerçekdir bazı şeyler dağılmıyor. Mesela bir türkü… Efkan Şeşen’in sesi…
Onu her dinlediğimde zaman geri sarıyor o anlar yeniden kuruluyor, o insanlar yeniden geliyor, o sesler yeniden yankılanıyor ve ben yine o çocuğa dönüşüyorum.
Özlemek bazen sadece bir duygu değil derdi bir dost bazen bir dönemi, bir ruhu, bir birlikte olma hâlini özlersin. Ben özledim, hem de çok.
Ve galiba insanın içinden geçen hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor sadece derine çekiliyor, bir gün bir şarkıyla yeniden yüzeye çıkmak için.
Memleket mi? Hâlâ bildiğiniz gibi… Değişmeyen sadece sanırım o.
Öperim hırpalanmış kalbinizden…



















