Acı Gerçekler

İnsanlar artık doğruyu duymak istemiyor.
Gerçeği söyleyenleri değil, hoşlarına giden cümleleri kuranları yanında görmek istiyor. İşte toplumsal çürümenin en büyük sebeplerinden biri de budur.
Bugün sokağa çık herkes yaşadığı düzenden şikâyetçi. Siyaset kötü diyoruz, kurumlar kötü diyoruz, sivil toplum görevini yapmıyor diyoruz.
Her masada aynı cümleler kuruluyor, her sohbetin sonunda aynı serzenişler dile getiriliyor. Peki o zaman şu soruyu sormak zorundayız: Bu düzeni kim kurdu? Kim büyüttü? Kim yanlışlara sessiz kaldı?
Biz.
Evet, tam da biz.
Yanlışı gördüğü hâlde susanlar, koltuğunu kaybetmemek için konuşmayanlar, dostluğu bozulmasın diye gerçeği söylemeyenler, çıkarı zedelenmesin diye eğilip bükülenler… Bu düzenin mimarı sadece yanlış yapanlar değildir. Onlara cesaret veren sessiz kalabalıklardır.
Ben bu anlayışta olanlara tek bir cümle kuruyorum; “Uçurumun kenarındasın. Aslında düşmüşsün ama hâlâ öldüğünün farkında değilsin”
Çünkü insan, yanlışını göremeyecek kadar kibirli hâle geldiyse, artık en büyük felaketin içindedir.
Asıl tehlike yanlış yapmak değildir. Asıl tehlike, yaptığı her yanlışı doğru sanarak yaşamaktır.
Şimdi herkes vicdanına dönüp şu soruya cevap versin.
Arkadaş ortamında, kahvede saatlerce eleştirdiğin siyasetçi karşına gelse, yüzüne aynı cümleleri kurabilir misin?
Hakkında konuştuğun bir siyasetçi veya sivil toplum temsilcisine, “Artık bu topluma fayda sağlamıyorsun, yanlış yapıyorsun ve belki de görevi bırakmalısın” diyebilir misin?
Çoğumuz diyemiyoruz.
Çünkü yüzüne karşı susup arkasından konuşmayı marifet zannediyoruz.
İşte korkaklık burada başlıyor.
Gerçeği fısıldayıp alkışlamayı yüzüne yapmak, bu toplumun en büyük hastalığı hâline geldi. Sonra da dönüp
“Neden hiçbir şey değişmiyor?” diye soruyoruz.
Nasıl değişsin?
Bir insana yanlış yaptığını söylemeyen herkes, aslında onun yanlış yapmaya devam etmesine ortak olur. Çünkü eleştiri almayan, gerçeği duymayan insan kendini kusursuz sanır.
Hesap vermeyen yönetici güç zehirlenmesi yaşar. Denetlenmeyen kurum çürür. Sorgulanmayan lider yanılmaz olduğunu düşünmeye başlar.
Sessizlik, yanlışın en büyük koruyucusudur.
Kimse bana “Saygı duyalım” diyerek yanlışları örtmeye çalışmasın. Düşünceye saygı duyulur. Ama yanlışa saygı duyulmaz. Haksızlık alkışlanmaz. Liyakatsizlik normalleştirilmez.
Makamını kendi çıkarına kullananlara, namussuzluk yapanlara, adam kayırmaya, kibre, çıkarcılığa ve toplumu geriye götüren anlayışlara hoşgörü gösterilmez.
Çünkü bunlara sessiz kalmak, onları meşrulaştırmaktır.
Artık kimsenin kimseyi kırmama lüksü yok. Bu toplum zaten yıllardır suskunluk yüzünden kırılıyor. Bir kişinin gönlü olacak diye binlerce insanın geleceği karartılamaz. Makamlar geçicidir, unvanlar geçicidir, koltuklar geçicidir. Kalıcı olan ise geride bıraktığımız vicdandır.
Bu yüzden bugün en büyük cesaret, doğruyu doğru zamanda doğru kişiye söyleyebilmektir. Alkış beklemeden, çıkar hesabı yapmadan, kimsenin gölgesine sığınmadan…
Çünkü yanlışa “yanlış” demeyi bıraktığımız gün, sadece doğruları değil, geleceğimizi de kaybederiz. Bunları yaşıyoruz.
Bugün susanlar, yarın çocuklarının yaşayacağı düzeni eleştirme hakkını da büyük ölçüde kaybedeceklerdir. Çünkü sustukları her yanlışın altında biraz da kendi imzaları olacaktır.
Artık bu toplumun ihtiyacı yeni sloganlar değil, yeni bir vicdandır. Gerçekleri söylemekten korkmayan insanlar çoğalmadıkça hiçbir seçim, hiçbir makam, hiçbir yönetim bu düzeni değiştiremez. Ne kaybedeceğiz ki? Varsın olmasın makamlar, koltuklar.
Değişim sandıkta başlamaz.
Değişim, insanın aynaya bakıp önce kendisine “Ben bugün hangi yanlışa sustum?” diye sormasıyla başlar.
Güneşin doğduğu yerden, herkese selam olsun.




















