Üs, Sınır ve Yarım Kalmış Avrupa: Londra, Brüksel ve Paris’ten Bakınca Kıbrıs

Kıbrıs’a Avrupa’dan bakmak tek bir şey değildir.
Londra başka bakar, Brüksel başka. Paris ise bazen Brüksel’in hukuk diline, bazen de Avrupa’nın güvenlik arayışına kendi sesini ekler.
Bu yüzden Kıbrıs’ı “Avrupa’dan” okumak sanıldığı kadar düz değildir. Aynı ada, Londra için askeri bir erişim alanı, Brüksel için hukuki ve siyasi bir çelişki, Paris için ise Doğu Akdeniz’de Avrupa’nın daha fazla söz sahibi olabileceğini gösteren bir sahne olabilir.
Müsaadenizle önce Londra’dan başlayalım.
Kıbrıs’ın 1960’ta bağımsız olması, İngiltere’nin adadan tamamen çıktığı anlamına gelmedi. Bunu biliyoruz ama bazen unutuyoruz. Kıbrıs sömürge olmaktan çıktı ama İngiltere Kıbrıs haritasından silinmedi. Ağrotur ve Dikelya’daki Egemen Üs Bölgeleri, bu gerçeğin en somut göstergesidir.
Bu üsler yalnızca geçmişten kalmış bir ayrıntı değildir. Ada toprağının küçük bir kısmını oluştursalar da anlamları büyüktür.
Çünkü bu bölgeler İngiltere’ye Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’ya yakın, kriz bölgelerine erişebilen, askeri ve istihbari değeri yüksek bir konum sağlar.
Londra’dan bakınca Kıbrıs, nostaljik bir eski sömürge dosyası değildir. Bugünün askeri haritasında hâlâ işe yarayan bir yerdir.
Hatta daha fazlasıdır. Kıbrıs’taki üsler, İngiltere’nin hâlâ uluslararası bir güç olarak hareket edebilmesine yardımcı olur. Londra’nın elini uzatabileceği alanları genişletir.
Orta Doğu’da bir kriz çıktığında, Doğu Akdeniz’de gerilim yükseldiğinde veya müttefiklerle ortak operasyonlar gündeme geldiğinde İngiltere’ye ciddi bir avantaj sağlar.
Bu noktada mesele sadece İngiltere’nin kendi askeri kapasitesi de değildir. Üsler, Londra’nın ABD gibi müttefikleriyle ilişkilerinde de değerli bir koz üretir. Bir ülkenin müttefiklerine sunabileceği coğrafi erişim, bazen diplomatik masada da karşılık bulur.
Kıbrıs’taki İngiliz varlığı bu yüzden sadece Kıbrıs’la ilgili değildir, İngiltere’nin dünya siyasetindeki ağırlığıyla, “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” mirasıyla da ilgilidir.
Bu nedenle İngiltere’nin Kıbrıs’taki rolünü yalnızca her toplantıda barış dileyen, sessiz bir “garantör ülke” diye anlatmak eksik kalır.
Garantörlük bir hukuki ve diplomatik başlıktır. Üsler ise çok daha somut bir gerçekliktir. Uçakların kalktığı, personelin bulunduğu, iletişim ve istihbarat ağlarının çalıştığı, bölgesel krizlerde kullanılan çok ciddi bir altyapıdan söz ediyoruz.
Kıbrıs’ta yaşayanlar için bu durum bazen tuhaf bir his yaratır. Ada bölünmüştür. Kuzey ayrı bir belirsizlik içinde yaşar.
Güney tanınmış bir devlet olarak yoluna devam eder. Bir de bütün bunların içinde, adanın bazı parçaları hâlâ İngiliz egemenliği altındadır.
Bu nedenle Kıbrıs haritasına bakarken sadece kuzey-güney ayrımını görmek yetmez. Haritanın içinde başka egemenlik alanları da vardır.
İngiltere açısından bu durum stratejik bir avantajdır. Kıbrıslılar açısından ise cevaplanması gereken daha zor bir soru doğurur: Bir ada ne kadar kendi kendinin sahibi olabilir?
Elbette bu sorunun kolay bir cevabı yok. İngiliz üsleri Kıbrıs’ın kuruluş düzeninin parçasıdır. Hukuki bir zemine sahiptir. Ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti ile İngiltere arasında bu alanların yönetimi, sivil hayatı ve pratik ilişkileri konusunda yıllar içinde oluşmuş bir düzen vardır.
Ama yine de “Kıbrıs, başkalarının güvenliği için bu kadar önemliyken, Kıbrıslıların kendi güvenliği neden hâlâ bu kadar kırılgandır?” sorusu meşruiyeti tartışılmayacak kadar yerinde, yazının tam merkezinde duran bir sorudur.
Londra’dan Brüksel’e geçtiğimizde mesele başka bir biçim alır.
Brüksel’den bakınca Kıbrıs bir üs meselesi değil, Avrupa’nın kendi içinde taşıdığı en karmaşık çelişkilerden biridir. Hukuken bütün ada Avrupa Birliği’nin parçasıdır ama adanın kuzeyinde Avrupa Birliği hukuku uygulanmaz.
Sanıyorum bu cümle, tek başına Kıbrıs’ın Avrupa içindeki tuhaf yerini anlatmaya yeter.
Kıbrıslı Türklerin Avrupa ile ilişkisi de bu tuhaflığın içinde şekillenir. Kıbrıslı Türklerin ciddi bir kısmı Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığı üzerinden Avrupa Birliği yurttaşıdır.
Yani Kıbrıslı Türklerin bir kısmı Avrupa yurttaşlığı haklarına erişebilir ama yaşadıkları coğrafya Avrupa düzeninin tam içinde değildir.
Bu ara hâl sadece hukuki bir mesele değildir. Gündelik hayatın içine kadar girer. Eğitimde, sağlıkta, üretimde, ticarette, diplomalarda, seyahatte, yatırımda, hatta insanın kendini geleceğe ait hissetmesinde bile bu yarım kalmışlık hissedilir.
Brüksel’den bakınca Kıbrıs, Avrupa’nın çözmeyi başaramadığı bir paradoks, Avrupa Birliği’nin toprağı olan ama Avrupa Birliği hukukunun tam işlemediği bir adadır.
Avrupa yurttaşı olabilen ama Avrupa düzeninde yaşamayan insanlar, sınır olmayan ama Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Schengen bölgesine girmesiyle daha da sınır gibi çalışacak olan bir Yeşil Hat ile bir başarısızlık öyküsüdür.
Yıllar önce Sırbistanlı bir diplomatla yaptığım bir görüşmede bana dikkat çekici bir şey söylemişti. Kendi ülkesinin Avrupa Birliği yolculuğundan bahsederken, “Bizim AB’ye girişimiz biraz da Kıbrıs yüzünden zorlaştı” demişti.
Konuyu açmasını istediğimde Avrupa Birliği’nin çözülmemiş bir sorun olan Kıbrıs’ı üye yaparak zaten büyük bir dosyayı kendi içine aldığını ve bundan sonra başka çözülmemiş sorunları olan devletlere üyelik kapısını çok daha temkinli açmaya başladığını aktarmıştı.
Bu elbette tek başına AB’nin genişleme politikasını açıklayan bir konuşma değildir. Ancak Avrupa’nın Kıbrıs deneyiminin başka aday ülkeler tarafından nasıl okunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Kıbrıs sadece kendi sorunu ile Avrupa’ya girmedi. Ayrıca, Avrupa’nın yeni üye kabul ederken nelere dikkat edeceğini de etkileyen bir örneğe dönüştü.
Bu yüzden Kıbrıs, Brüksel için sadece genişleme politikasının veya teknik yardım programlarının konusu değildir. Avrupa’nın kendi ilkeleriyle kendi gerçekliği arasındaki açıklığın da göstergesidir.
AB bir yandan Kıbrıslı Türk toplumunu Avrupa’ya yakın tutmaya çalışır. Diğer yandan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üye devlet olarak sahip olduğu egemenlik ve veto gücü, Brüksel’in hareket alanını sınırlar. AB’nin 2004’te yaşadığı en büyük “apar topar” genişleme sonucu yaşanan bu durum kolayca çözülebilecek bir çelişki değildir.
AB’yi konuşurken Paris için de bir alt başlık atmak, Avrupa’nın bir başka yüzünü de görmek gerekir.
Fransa’yı ayrı bir başkent olarak değil, Brüksel’in hukuk dilini tamamlayan Avrupa güvenlik arayışının güçlü sesi olarak düşünmek daha doğru olur. Çünkü son yıllarda Fransa’nın Kıbrıs Cumhuriyeti ile geliştirdiği savunma iş birliği, sadece iki ülke arasındaki teknik bir askeri anlaşma olarak okunamaz.
Paris açısından Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de Avrupa’nın varlık gösterebileceği önemli noktalardan biridir. Orta Doğu krizlerine yakınlığı, enerji hatlarına yakınlığı, deniz güvenliği açısından taşıdığı önem ve Avrupa’nın güneydoğu ucundaki konumu, adayı Fransa için daha değerli hale getirir.
Fransa’nın Kıbrıs’la savunma ilişkilerini sadece Kıbrıs Cumhuriyeti’ne destek veya Türkiye’ye mesaj olarak okumamalıyız. Paris’in vermek istediği daha geniş mesaj Avrupa’nın kendi çevresini, sınırlarını, deniz yollarını ve krizlere açık bölgelerini koruyabilecek bir güvenlik kapasitesine sahip olduğudur.
Grönland tartışmasının da bu mesajla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Kıbrıs ile Grönland aynı dosya değildir ama ikisi de Avrupa’nın güvenlik sorularıyla ilişkilidir.
Avrupa’nın Fransa ve Kıbrıs üzerinden ABD’ye ve tüm dünyaya vermek istediği mesaj, Avrupa’nın kendi güvenliğini başkasına emanet etme ihtiyacı olmadığıdır. Bu ne kadar gerçekçi bir mesajdır konusuna şu an girmek istemiyorum.
Dediğim gibi, ben sadece pozisyonları anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorum.
Bu mesele artık sadece Avrupa’nın doğusunda Rusya’ya karşı, güneyinde göç ve enerji üzerinden ya da Akdeniz’de deniz yolları üzerinden düşünülmüyor. Avrupa, zaman zaman kendi müttefiki ABD karşısında bile egemenlik ve stratejik kapasite sorusunu sormak zorunda kalıyor.
Fransa’nın Kıbrıs’a ilgisini bu büyük sorunun Doğu Akdeniz’deki karşılıklarından biri olarak okumak mümkündür. Paris, Kıbrıs üzerinden sadece adadaki pozisyonunu değil, Avrupa’nın askeri ve stratejik kapasite iddiasını da görünür kılmaya çalışıyor.
Bu açıdan Kıbrıs, yalnızca Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar arasındaki çözüm meselesi değildir. Aynı zamanda İngiltere’nin askeri mirasının, Avrupa Birliği’nin hukuki çelişkisinin ve Fransa’nın güvenlik arayışının kesiştiği bir yerdir.
Londra’nın Kıbrıs’a bakışı soğuk ve askeri bir gerçekliği hatırlatır: Ada küçük olabilir, ama doğru yerde durmaktadır.
Brüksel’in bakışı daha karmaşıktır. Evet, Ada Avrupa’nın içindedir, ama hayır, tam olarak öyle değildir.
Paris’in bakışı ise daha stratejiktir: Avrupa sadece hukuk düzeni değil, güvenlik kapasitesi de olmak istiyorsa, Doğu
Akdeniz gibi alanlarda görünür olmalıdır.
Peki bizim açımızdan bütün bunlar ne anlama gelir?
Kıbrıs başkaları için üs, sınır, hukuk problemi, enerji hattı veya güvenlik alanı olabilir. Ama Kıbrıslılar için burası hâlâ yaşanan bir yerdir. Evdir. Hafızadır. Gelecek kurma çabasıdır.
Bu yüzden Londra’yı, Brüksel’i ve Paris’i anlamak, onlara teslim olmak anlamına gelmez. Tam tersine, kendi siyasetimizi daha gerçekçi kurmak için gereklidir.
Eğer İngiltere Kıbrıs’a askeri harita üzerinden bakıyorsa, biz bunu bilmeliyiz.
Eğer Avrupa Birliği Kıbrıs’ı hukuken içinde ama fiilen yarım kalmış bir alan olarak yönetiyorsa, biz bunu görmeliyiz.
Eğer Fransa Kıbrıs’ı Avrupa güvenliğinin Doğu Akdeniz ayağı olarak okuyorsa, biz bunun ne anlama geldiğini tartışmalıyız.
Çünkü başkalarının Kıbrıs’a nasıl baktığını bilmeden, kendi yerimizi sağlamlaştıramayız.
Londra’dan bakınca Kıbrıs bir üstür.
Brüksel’den bakınca Kıbrıs yarım kalmış bir Avrupa hikâyesidir.
Paris’ten bakınca Kıbrıs, Avrupa’nın güvenlik iddiasının Doğu Akdeniz’deki sınavlarından biridir.
Bizim açımızdan ise bütün bunların ortasında, hâlâ insanların yaşadığı bir ada vardır.
Meselemiz tam burada düğümlenir. Başkaları Kıbrıs’ı harita üzerinde okurken, biz bu haritanın içinde yaşamaya devam ediyoruz.
***
“Lefkoşa Dışından” yazı dizisinin dünkü bölümü “Kendi Küçük, Haritası Büyük Ada: Ankara ve Atina’dan Bakınca Kıbrıs“ı okumak için BURAYA tıklayın.
3. Bölüm “Küçük Ada Büyük Rekabet” yarın www.ozgurgazetekibris.com‘da




















