InstagramKöşe Yazarlarımız

Kendi Küçük, Haritası Büyük Ada: Ankara ve Atina’dan Bakınca Kıbrıs







Lefkoşa Dışından” babamın yıllar önce eve gelip ortaya attığı bir haber programı ismiydi. O program hiç gerçekleşmedi. Kendi mi vazgeçti, şartlar mı elvermedi, yoksa başka bir şey mi oldu, bugün tam olarak bilmiyorum. Ama fikir bende kaldı.

Belki de mesele sadece bir program adı değildi. “Lefkoşa Dışından” bana ilk kez, olaylara yalnızca durduğumuz yerden değil, başka yerlerden de bakmanın değerini düşündürmüştü.

Bugün sosyal medyada birkaç saniyelik videolarla büyüyüp kaybolan fikirlerin arasında bunu hatırlamak bana iyi geliyor. Eskiden bazı düşünceler daha yavaş doğar, daha uzun yaşardı.

Belki daha zahmetliydi ama insanda iz bırakırdı. Ben de hem o zamana hem de babama küçük bir selam vererek bu yazı dizisinin adını “Lefkoşa Dışından” koymak istedim.

Kıbrıs gibi kendi küçük ama haritası büyük bir ada için bu bakış bugün daha da önemli.

Kıbrıs meselesini çoğu zaman Lefkoşa’dan konuşuruz. Bizim için haklı olarak da öyledir. Çünkü bölünmüşlüğün günlük hayatı burada yaşanır. Geçiş kapılarında bekleyen insanın sabrı da buradadır, kuzeydeki belirsizlik de, güneydeki güvenlik kaygısı da, kayıp yakınlarının hafızası da, gençlerin gelecek arayışı da sadece buradan hissedilir.

Kıbrıs sorunu bizim için soyut bir diplomasi başlığı değildir. Evimizin, kimliğimizin, pasaportumuzun, toprağımızın ve gelecek planlarımızın içine yerleşmiş bir gerçekliktir. Hatta bazen daha da acıdır, plansız geçen bir günü boşa geçmiş sayarken, plansız bir hayata mahkûm edilme hissidir.

Bunları daha önce çok konuştuk. Büyük ihtimalle konuşmaya da devam edeceğiz.

Ancak çözüm üzerine gerçekten kafa yoracaksak, Kıbrıs’ın sadece Lefkoşa’dan ibaret olmadığını da kabul etmeliyiz. Hatta sadece Doğu Akdeniz’den veya Avrupa’dan ibaret olmadığını da görmeliyiz. Bazen, haritayı biraz büyütmek, bir adım dışarıdan bakmak gerekir.

Ada küçük olabilir, ama üzerine yapılan hesaplar küçük değildir.

Ankara’dan bakıldığında Kıbrıs güvenliktir, garantörlüktür, Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarıdır ve Kıbrıslı Türklerin statüsü üzerinden yürüyen uzun vadeli bir diplomasi meselesidir.

Atina’dan bakıldığında Kıbrıs, Türkiye ile ilişkilerin, Ege-Doğu Akdeniz dengesinin, Avrupa Birliği dayanışmasının ve uluslararası hukuk vurgusunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Londra’dan bakıldığında ada yalnızca eski bir sömürge dosyası değildir. Akrotiri ve Dhekelia üsleriyle Kıbrıs, hâlâ Orta Doğu’ya, Doğu Akdeniz’e ve kriz bölgelerine erişim sağlayan stratejik bir alandır.

Brüksel’den bakıldığında ise Kıbrıs, Avrupa Birliği’nin kendi içinde taşıdığı en karmaşık çelişkilerden biridir. Hukuken bütün ada Avrupa Birliği toprağıdır; fakat adanın kuzeyinde AB hukuku askıdadır. Kıbrıslı Türkler Avrupa ile temas içindedir ama yaşadıkları coğrafya Avrupa düzeninin tam içinde değildir.

Vaşington’dan bakıldığında Kıbrıs, son yıllarda daha görünür hale gelen bir Doğu Akdeniz güvenlik başlığıdır. Enerji, savunma iş birliği, bölgesel krizler, İsrail, Mısır ve Rusya faktörü adayı Amerikan dış politikasında daha dikkatle izlenen bir noktaya taşımaktadır.

Kahire’den ve Tel Aviv’den bakıldığında ise Kıbrıs, sadece çözülmemiş bir siyasi sorun değildir. Doğal gaz, elektrik bağlantıları, enerji güvenliği ve bölgesel iş birliği açısından zincirin önemli bir parçasıdır. Başka bir bakışla da Kıbrıs, ayaklarının ucuna kadar gelen bir Avrupa Birliği’dir.

Bu yazı dizisinin amacı “işte herkesi mutlu edecek çözüm budur” demek değil. Böyle bir kolaycılığa kaçmak istemiyorum.

Yapmaya çalışacağım şey bence mevcut ihtiyaca yönelik bir şey. Bu yazı dizisinde Kıbrıs meselesinin farklı başkentlerden nasıl göründüğünü, hangi çıkarların ve beklentilerin bu küçük ada etrafında kesiştiğini anlamaya çalışacağız.

Yazıları olabildiğince akıcı tutmaya çalıştım. Ama aynı zamanda sadece bilgi notları sunmadım, zaman zaman kendi yorumumu, kendi okuma biçimimi de ortaya koymaktan kendimi alıkoyamadım. Meselenin sadece ne olduğunu bilmek değil, neyin ne anlama geldiğini de tartışabilmek olduğunu düşünüyorum.

Bir sorunu sadece kendi acımızdan, kendi beklentimizden veya kendi ideolojik rahatlığımızdan okuyunca eksik görürüz. Bu, ikili ilişkiler için de geçerlidir, uluslararası meseleler için de.

Kıbrıs’ta çözümün öznesi elbette adada yaşayan insanlardır. Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların iradesi, güvenliği, eşitliği, kimliği ve geleceği merkeze alınmadan hiçbir denklem anlamlı olamaz.

Ama aynı zamanda gerçekçi olmak gerekir. Kıbrıs sorunu hiçbir zaman sadece Kıbrıslıların konuştuğu bir mesele olmadı. Garantör ülkeler, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve bölgesel enerji aktörleri bu denklemin parçasıdır.

Bu gerçek çözümü imkânsız kılmaz ama çözümün neden bu kadar zor olduğunu anlamamıza yardımcı olur.
Kıbrıs’ta mesele yalnızca iki toplumun birbirine ne kadar güvendiği değildir. Aynı zamanda Ankara’nın ne beklediği, Atina’nın neye razı olacağı, Londra’nın neyi korumak istediği, Brüksel’in neyi mümkün gördüğü, Vaşington’un adayı hangi stratejik çerçevede okuduğu ve bölgesel enerji hesaplarının nereye evrildiğiyle de ilgilidir.

Lefkoşa’dan bakınca Kıbrıs bir ev meselesidir.

Lefkoşa dışından bakınca ise Kıbrıs bir kavşaktır.

Belki de en doğru değerlendirme bu iki gerçeği aynı anda görebilmektir. Bu ada hem Kıbrıslıların yurdu, hem de devletlerin hesap yaptığı bir coğrafyadır. Acı olsa da gerçek budur.

Siyasetin görevi, dışarıdan gelen çıkar hesaplarını yok saymak değildir. Onları bilerek, okuyarak, anlayarak, içeride yaşayan insanların geleceğini koruyacak bir akıl üretmektir.

Bu yüzden “Lefkoşa Dışından” bakmak, Lefkoşa’yı unutmak değildir.

Tam tersine, Lefkoşa’ya daha bilinçli dönmektir.

Başkalarının haritasında yerimizi görmek zorundayız; ama kendi evimizin anahtarını da başkalarının cebinde aramamalıyız.

Ankara ve Atina’dan Bakınca Kıbrıs

Bu satırları yazarken siz bu yazıyı ne zaman okuyacaksınız bilemiyorum. Ancak bu yazıyı yazarken sevgili Sevgül Uludağ’ı kaybettiğimizi öğrendim. Başımız sağ olsun. Gerçekten yaptığı işleri takip eden biri için tarifi çok zor bir kayıp. Allah rahmet eylesin.

Kıbrıs meselesine Lefkoşa’dan bakınca önce Sevgül Uludağ’ın defalarca bize anlattığı gibi insan hikâyelerini görürüz. Geçiş kapılarını, kayıpları, mülkiyet meselesini, güvenlik korkularını, kimlik tartışmalarını, gençlerin gelecek kaygısını ve iki toplumun birbirine duyduğu hem yakınlığı hem de mesafeyi düşünürüz.

Ama aynı meseleye Ankara’dan ve Atina’dan bakınca resim değişir.

Burada küçük bir not düşmek isterim. Bir ailede bile en basit konu hakkında farklı görüşler ortaya çıkabiliyorsa, devletlerin Kıbrıs’a farklı yerlerden bakması elbette şaşırtıcı değildir. Üstelik burada bahsettiğimiz şey çoğu zaman günlük siyasi tartışmalar değil, daha kalıcı bir “devlet aklıdır”.

Hükümetler değişse de kolay kolay değişmeyen güvenlik kaygıları, tarih okumaları ve stratejik öncelikler vardır.

Ankara’dan da Atina’dan da bakıldığında Kıbrıs, yalnızca Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar arasındaki bir çözüm arayışı değildir. Türkiye ile Yunanistan arasındaki tarihsel rekabetin, Ege’deki anlaşmazlıkların, Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanı tartışmalarının, Avrupa Birliği’nin güvenlik mimarisinin ve bölgesel güç dengesinin de parçasıdır.

Başka bir ifadeyle, Lefkoşa’dan bakınca Kıbrıs bir ev meselesidir. Ankara ve Atina’dan bakınca ise aynı ada ciddi bir güvenlik meselesine dönüşür.

Türkiye açısından Kıbrıs hiçbir zaman yalnızca tarihsel veya duygusal bir başlık olmadı. Elbette 1974, Kıbrıslı Türklerin güvenliği, garantörlük sistemi ve adadaki Türk varlığı Türkiye’nin resmi söyleminde merkezi bir yer tutar.

Fakat Ankara’nın Kıbrıs’a bakışını yalnızca milliyetçi duygularla açıklamak eksik olur.

Türkiye için Kıbrıs askeri güvenlik, Doğu Akdeniz’e erişim, deniz yetki alanları, enerji kaynakları, hızla gelişen savunma sanayisi, ticaret bağlantıları ve bölgesel pazarlık gücü ve Kıbrıslı Türklerin uluslararası statüsüyle doğrudan bağlantılı stratejik bir dosyadır.

Son yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs’a daha geniş bir Doğu Akdeniz politikası içinden baktığını görüyoruz. “Mavi Vatan” söylemi veya tezi ise bunun en bilinen örneklerinden biridir. Bu yaklaşımı destekleyelim ya da eleştirelim, ortada görmezden gelinemeyecek bir gerçek var: Ankara artık Kıbrıs’ı sadece geçmişe ait bir dava olarak değil, bugünün ve geleceğin bölgesel rekabeti içinde okuyor.

Türkiye’nin iki devletli çözüm ve egemen eşitlik vurgusu da bu yeni dönemin en belirgin işaretlerinden biri. Ankara açısından mesele artık yalnızca eski müzakere parametrelerine geri dönmek değildir.

Türkiye, Kıbrıslı Türklerin ayrı bir siyasi irade ve statüyle kabul edilmesini, masaya oturmanın ön şartı haline getirmeye çalışıyor.

Bunu ben kalıcı bir pozisyondan çok pragmatik bir yaklaşım olarak okusam da, ortaya bu tezi koydukları için bu yazının doğası gereği bunu böyle not etmem gerekiyor.

Bu pozisyonun Kıbrıslı Türk toplumu açısından ne anlama geldiği ayrıca tartışılmalıdır. Çünkü burada iki gerçek aynı anda vardır.

Bir yandan Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitlik, güvenlik ve ortaklık talepleri tarihsel olarak meşru bir zemine sahiptir.

Diğer yandan, Kıbrıslı Türklerin kendi iradesinin Türkiye’nin bölgesel stratejisi içinde ne kadar bağımsız kalabildiği sorusu da en az o kadar önemlidir.

Ankara’dan bakınca Kıbrıs, Türkiye’nin güneyinde kaybedilemeyecek bir stratejik alandır.

Lefkoşa’dan bakınca ise aynı mesele, Kıbrıslı Türklerin kendi gelecekleri üzerinde ne kadar söz sahibi olabildiği sorusuna dönüşür.

Burada bir parantez açmak gerekir. Türkiye ile Kıbrıslı Türkler arasındaki ilişkiyi sadece soğuk bir devlet çıkarı hesabıyla anlatmak da eksik olur. Bu ilişkide tarih vardır, akrabalık vardır, kültür vardır, duygusal bir coğrafya vardır.

İnsanların hayatlarına, ailelerine, anılarına, eğitimlerine ve gündelik ilişkilerine dokunan bir bağdan söz ediyoruz.

Fakat tam da bu yüzden mesele daha hassastır. Duygusal yakınlık, siyasi öznenin yerini almamalıdır. Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile özel bir ilişkisi olabilir ancak bu özel ilişki, kendi kendini yönetme iradesini zayıflatan bir ilişkiye dönüşürse, orada ciddi bir sorun başlar. Bu özel ilişki iki tarafın da birbirinin statüsünü yükseltme çabasıyla sürdürülmelidir.

Atina’dan bakıldığında ise Kıbrıs farklı ama paralel bir güvenlik okumasına sahiptir.

Yunanistan için Kıbrıs yalnızca Kıbrıslı Rumların meselesi değildir. Kıbrıs, Türkiye ile kurulan bütün ilişkinin en hassas başlıklarından biridir. Ege’deki kıta sahanlığı, hava sahası, adaların silahlandırılması, deniz yetki alanları, Doğu Akdeniz’deki enerji projeleri ve Türkiye’nin bölgesel etkisi, Atina’nın Kıbrıs’a bakışını doğrudan etkiler.
Yunanistan’ın resmi çizgisi uzun süredir Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki bölgeli federasyon; tek egemenlik, tek vatandaşlık ve tek uluslararası kişilik temelinde bir çözümü savunuyor.

Bu yaklaşım sadece Kıbrıslı Rum tarafına destek anlamına gelmez. Aynı zamanda Yunanistan’ın uluslararası hukuk, Avrupa Birliği üyeliği ve Türkiye karşısındaki diplomatik pozisyonunu güçlendiren bir çerçeve sunar.

Atina açısından Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü tartışmaya açık bir alan değildir. Bu yüzden Türkiye’nin iki devletli çözüm söylemi, Atina tarafından yalnızca Kıbrıs’ta yeni bir çözüm önerisi olarak değil, uluslararası hukuk düzeninin ve bölgesel dengenin zorlanması olarak okunur.

Fakat burada da bir gerçeği not etmek gerekir. Uluslararası hukuk, devletler için çoğu zaman ilkesel olduğu kadar stratejik bir alandır. Hukuk ile çıkar aynı yönde ilerlediğinde hukuk çok güçlü ve ısrarla tekrarlanan bir argümana dönüşür. Eğer çıkar ile hukuk karşı karşıya gelirse, devletlerin tavrı her zaman bu kadar temiz ve ilkesel olmayabilir.

Bu sadece Yunanistan için değil, mevcut uluslararası sistem içinde hareket eden hemen her devlet için geçerlidir. Uluslararası ilişkilerin bir anarşi sisteminde olduğunu, yani yasaların uygulanmasını zorunlu kılan ve bunu aktif olarak kontrol eden bir mekanizmadan yoksun olduğunu hatırlamakta fayda vardır.

Dolayısıyla Atina’nın Kıbrıs konusundaki hukuk vurgusu önemlidir. Aynı zamanda bu vurgunun kendisine Türkiye karşısında diplomatik bir güç ve manevra alanı yarattığını da görmek gerekir.

İlginç olan şudur: Ankara ve Atina, Kıbrıs’a birbirinden çok farklı iddialarla baksa da, ikisi de adayı kendi güvenlik haritalarının merkezine yerleştirir.

Ankara için Kıbrıs, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de dışlanmamasının ve Kıbrıslı Türklerin statüsünün korunmasının anahtarıdır.

Atina için Kıbrıs, Türkiye’nin bölgesel etkisinin sınırlandırılması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası konumunun korunması ve Avrupa hukuk düzeninin savunulması açısından önemlidir.

Bu yüzden Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki her yumuşama adaya da bir miktar umut olarak yansır. Her gerilim ise Kıbrıs’ta çözüm ihtimalini daha da zorlaştırır. Ege’de veya Doğu Akdeniz’de tansiyon yükseldiğinde, Kıbrıs çoğu zaman bu gerilimin sembolik ve stratejik cephelerinden biri haline gelir.

Bazen de hem diplomatik çevrelerde hem de ahali arasında bu soru tersinden “Acaba Kıbrıs’ta çözüm, Türkiye ile Yunanistan arasındaki bazı gerilimleri azaltabilir mi?” şekliyle sorulur.

Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Ama şunu söylemek mümkün: Kıbrıs, Ankara ile Atina arasındaki ilişkinin hem sonucu hem de sebebi gibi çalışır. İki ülke arasındaki iklim adayı etkiler; adadaki gelişmeler de iki ülke arasındaki iklimi etkiler.

Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Kıbrıs meselesini yalnızca Ankara ve Atina üzerinden okumak da en az yalnızca Lefkoşa’dan okumak kadar eksik olabilir. Çünkü böyle bir okuma, adada yaşayan Kıbrıslı Türkleri ve Kıbrıslı Rumları kendi hikâyelerinin öznesi olmaktan çıkarıp iki başkentin stratejik hesapları içine sıkıştırabilir.

Kıbrıslı Türkler açısından asıl mesele burada başlar. Ankara’nın güvenlik kaygılarını, Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını ve Kıbrıslı Türklerin statü talebini anlamadan gerçekçi bir siyaset üretilemez. Ama aynı şekilde, Kıbrıslı Türklerin demokratik iradesini, kimliğini, ekonomik geleceğini ve Avrupa ile ilişkisini Ankara’nın stratejik öncelikleri içinde tamamen eriten bir yaklaşım da sürdürülebilir değildir.

Kıbrıslı Rumlar açısından da benzer bir gerilim vardır. Atina’nın desteği, AB üyeliği ve uluslararası tanınmışlık Kıbrıs Cumhuriyeti’ne önemli bir diplomatik güç sağlar. Fakat Kıbrıs meselesi yalnızca Yunanistan’ın Türkiye ile rekabetinin bir uzantısı olarak görüldüğünde, adadaki iki toplum arasında yeni bir ortaklık kurma ihtimali zayıflar.

Bu nedenle Ankara ve Atina’dan bakmak bize Kıbrıs sorununun yalnızca iki toplumlu bir ihtilaf olmadığı gibi yalnızca iki başkentli bir jeopolitik denklem de olmadığını gösterir.

Adada yaşayan insanların güvenliği önemlidir. Türkiye’nin ve Yunanistan’ın güvenlik algıları da gerçektir. Fakat Kıbrıs’ın geleceği, sadece bu güvenlik algılarının birbirine çarpmasıyla kurulamaz.

Eğer çözüm aranacaksa, öncelikle Ankara ve Atina’nın bu denklemin dışındaki aktörler olmadığını kabul etmek gerekir. İkisi de Kıbrıs’ın tarihsel, hukuki ve güvenlik mimarisinin parçasıdır.

Ama ikisi de adanın tek sahibi değildir.

Kıbrıs’a Lefkoşa dışından bakmak, Ankara’nın ve Atina’nın ne düşündüğünü anlamayı gerektirir. Ama bu bakışın sonunda yeniden Lefkoşa’ya dönmek gerekir.

Çünkü Ankara’dan bakınca Kıbrıs stratejik bir mevzidir.

Atina’dan bakınca Kıbrıs egemenlik ve güvenlik meselesidir.

Lefkoşa’dan bakınca ise Kıbrıs hâlâ insanların evidir.

Çözümün dili, bu üç cümlenin hiçbirini inkâr etmeden kurulmalıdır.

***

“LEFKOŞA DIŞINDAN” YAZI DİZİSİ 2. BÖLÜM, “ÜS, SINIR VE YARIM KALMIŞ AVRUPA” YARIN www.ozgurgazetekibris.com‘da 















Başa dön tuşu