İşgalin İyisi Kötüsü Olmaz, Rüşvet İle Bastırılmış Siyasi Kimlik-SİZLER

Sormak lazım; Bu toplumun midesi ne kadarını kaldırabilir? Her gün yeni bir rezillik, yeni bir skandal, yeni bir rüşvet dedikodusu…
Ve bütün bunların ortasında hâlâ utanmadan “bağımsız devlet” hikâyesi anlatanlar ve inanıp alkış tutanlar var, televizyonlara çıkıp yüzü bile kızarmadan konuşabilenler da cabası.
Adanın kuzeyinde olan biteni takip etmek her şeyi görmenize fazlasıyla yeter bence, bir devlet değil, kötü yazılmış bir kara para senaryosunun içinde yaşadığımızı fark etmemek için kör, sağır veya sistemden beslenmeniz gerekir.
Rüşvetin, adam kayırmanın, yandaş yaratmanın normalize edildiği; yozlaşmanın rutin haline geldiği bu düzende yönetenler değil, emir alanlar koltukta.
Emri verenin kim olduğunu da herkes bilir tabi ki; ANKARA.
Gelin biraz dürüst olalım.
Gazze’ye bomba atan İsrail’e işgalci demeyi marifet sayanlar var bu topraklarda.
Filistin bayrağına sarılıp insan hakları güzellemeleri yapanlar. Doğrudur, İsrail bir işgal devletidir. Ama peki Türkiye ne?
Adanın kuzeyine 40 bin asker yığmış, polis teşkilatını bile doğrudan yöneten, okul müfredatına kadar müdahale eden, protokolle devlet şekillendiren bir güç ne oluyor?
Hayır, bu soru muhatabına ulaşmıyor, çünkü “Türk askerine laf ettirmeyiz” perdesi orada duruyor.
Kısaca ikiyüzlülüğün daniskası!
İşgalin adı İsrail olunca sokaklara dökülenlerin, sıra Türkiye’ye gelince “stratejik bağ” palavralarının arkasına saklanması tam anlamıyla utançtır.
Kimse kusura bakmasın: İşgal işgaldir.
Haritadaki yeri değişince meşrulaşmaz. Bombayla geleni lanetleyip, rüşvetle geleni alkışlayamazsınız, sizin bir fiyatınızın olması hiçbir gerçekliği değiştirmez.
Bugün bu topraklarda “yardım” adı altında dağıtılan paralar, aslında bir tür sadakat testidir.
Ankara’nın memnuniyetini kazanırsan para gelir, koltuk sağlamlaşır.
Kazanamazsan açlığa mahkûm edilin, koltuk gider. Belediyeler, üniversiteler, dernekler, basın…
Hepsi bir şekilde bu düzene entegre edilmeye çalışılıyor.
Ve bu düzen, öyle naif bir vesayet değil. Bile isteye, göz göre göre kurulan, yerli işbirlikçilerin de en az işgalci kadar suçlu olduğu bir düzen.
Adanın kuzeyi artık Ankara’nın arka bahçesi değil, çöplüğü. Kullanılmış projelerin, içi boş yatırımların, gösterişli tabelaların altına gizlenmiş yolsuzlukların merkezi.
Kimsenin umurunda değil ama en fazla da bu ada yarısında yaşayan insanların değil çünkü farkındalık yok.
Bugün ortalama bir gencin bu ülkede kalmak istememesinin nedeni “maaş azlığı” değil sadece. Bu pislik içinde nefes alamıyor insanlar.
Geleceğini göremediği, kendini değerli hissetmediği bir yerde yaşamak zorunda bırakılıyor.
Ama elbette bunu anlamak için Lefkoşa’daki klimalı makam odalarından çıkmak gerekiyor.
Orada ise herkes memnun. Ankara’dan arada bir protokol ener, ihale paylaşılır ve işler tıkırında devam eder.
Yolsuzluklar ayyuka çıkmış, polis dosyaları sosyal medyaya sızmış, kurulan komisyonlar bir şey yapmayacaklarını daha kurulurken ilan etmiş…
Umurlarında değil. Çünkü bu sistemde hesap verme gibi bir kaygı yok. Çünkü asıl patron burada değil, Ankara’da.
Artık çürümüşlük demek yetmiyor. Bu rejim kokuşmuş değil, cesetleşmiş.
Yüzde yüz bağımlı, yüzde sıfır iradeli bir yapıyla karşı karşıyayız. Ve bu yapının adı “işgal”dir. Kimi tankla gelir, kimi evrakla.
Kimi gaz bombasıyla bastırır, kimi ekonomik protokolle.
Ama sonuç aynı; Halkın iradesi yok sayılır, yönetenler atanır, seçilenler susturulur.
Bu topraklar yalanlar, ihanetler ile yönetiliyor. Ve bu ihaneti meşrulaştıran herkese bir çift sözüm var: İsrail’e laf söylemeden önce, kendi işgalinizi tanımlamayı öğrenin.
İnsan bir kez iradesini kaybederse, geriye sadece susmak kalır. Ve biz bu suskunluğu reddetmek zorundayız.



















