InstagramKöşe Yazarlarımız

Ankara’nın “Terörsüz Türkiye” Projesi İle Kıbrıs’taki Çıkmazı







Ankara son yıllarda iç politikada uygulamaya koyduğu “Terörsüz Türkiye” projesiyle, özellikle Kürt meselesi bağlamında merkeziyetçi, güvenlik eksenli ve yerelleşmeyi boğmaya dönük bir hat izlemektedir.

Bu proje, geniş anlamda bir “kontrollü birlik” kurgusudur. “Birlik” söyleminin altı, askeri-siyasi araçlarla doldurulmakta; farklılıklar, kimlikler, kültürler bastırılarak “güvenlik” perdesi altında eritilmeye çalışılmaktadır.

Ne var ki bu modelin dış politikadaki yansıması, özellikle Kıbrıs’ta derin çelişkiler üretmektedir.
Ankara’nın Kıbrıs’ta yıllardır sürdürdüğü ve bugün “iki egemen devlet” ambalajıyla yeniden ısıtılmaya çalışılan eski “Taksim” siyaseti, esasen bir bölünme ve çatışma stratejisidir.

Buradaki temel argüman: “Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar asla bir arada yaşayamaz, çünkü tarihsel olarak düşmandırlar.”

Şimdi buradaki büyük çelişkiyi açığa çıkaralım. İçeride, Türkiye’nin doğusunda “birlik ve bütünlük” adına her türlü farklılık bastırılıyor.

“Ayrı bayrak, ayrı dil, ayrı yapı olmaz” deniliyor. Ama dışarıda, Kıbrıs’ta tam tersi bir söylem inşa ediliyor: “İki halk, iki devlet, iki egemenlik.” Yani içeride birlik, dışarıda bölünme. Bu bir çelişki değilse nedir?

Ankara’nın ve onun Kıbrıs’taki uzantılarının yıllarca kullandığı bir sihirli cümle vardı: “O başka, bu başka.” Türkiye’de demokrasi olmazken, Kıbrıs’ta barış konuşulabilirdi.

Türkiye’de farklılıklar bastırılırken, Kıbrıs’ta federal çözüm masada kalabilirdi. Kürtler söz konusu olduğunda “üniter devlet, bölünmez bütünlük” diyenler, Kıbrıs’ta “iki devletli çözüm” diyebilirdi. Çünkü “o başka, bu başka” idi.

Fakat artık bu ezber bozuldu. Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen milliyetçi ve merkeziyetçi güvenlik politikaları, aynı zamanda dış politikanın da biçimini belirliyor.

Bu proje, sadece içte değil, dışta da uyum arıyor. Ve bu arayış, Kıbrıs’taki mevcut statükoyu daha da zehirli bir hale getiriyor.

Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün mimarları, Türkiye’nin kendi içindeki baskıcı modeliyle aynı doğrultuda bir hat çiziyorlar: ayrılık, güvensizlik, duvarlar ve egemenlik saplantısı.

Kıbrıs’ta bugün dillendirilen “iki egemen devlet” söylemi, esasında 1950’lerin Taksim siyasetine geri dönüşün diplomatik versiyonudur.

Bu, bir barış önerisi değil; Kıbrıs’ın kalıcı bölünmesini meşrulaştırma çabasıdır. “Egemenlik” adı altında yürütülen bu kampanya, halklar arası düşmanlıkları diri tutmakta ve çözüm umutlarını yok etmektedir.

Ankara, bu söylemle sadece Kıbrıslırumlara değil, Kıbrıslıtürklere de ihanet etmektedir.

Çünkü bu proje, Kıbrıslıtürkleri uluslararası hukuk dışına itiyor, onları tanınmayan bir yapının içinde rehin tutuyor ve kendi kaderlerini tayin haklarını Ankara’nın keyfine terk ediyor. Bu “egemenlik”, gerçek bir bağımsızlık değil, kontrolün yeniden tanımlanmış halidir.

Uluslararası toplumun gözünde, bu çelişkiler artık daha görünür hale gelmiştir. Türkiye bir yandan kendi sınırları içinde “bölünmeye” asla izin vermeyeceğini söylerken, Kıbrıs’ta bölünmeyi bir çözüm olarak dayatıyor.

Bir yandan uluslararası hukuka saygıdan söz ederken, diğer yandan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yok sayıyor. Bir yandan “barışçı çözüm” diyor, ama öte yandan Maraş gibi alanlarda oldu-bitti politikaları uyguluyor.

Bu durum, sadece uluslararası hukuk açısından değil, diplomatik meşruiyet açısından da Türkiye’yi zora sokmaktadır.

Artık “çifte standart” değil, açık bir “ikiyüzlülük” olarak okunmaktadır bu tutum. Dünya kamuoyu, özellikle Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler düzeyinde, bu tür tutarsızlıkları daha fazla tolere etmeyecektir.

Tüm bu çarpık siyasetlere rağmen Kıbrıs halkları, barışa ve ortak yaşama her zamankinden daha hazır.

Adanın her iki yanında da, geçmişin acılarından ders çıkaran ve geleceği birlikte kurmak isteyen geniş bir toplumsal kesim var. Bu halklar düşman değil, kardeştir. Onları düşman gibi gösterenler, kendi iktidarlarını ve çıkarlarını bu düşmanlık üstüne inşa edenlerdir.

Kıbrıs’ta gerçek çözüm, “egemenlik” oyunlarında değil, ortaklıkta ve eşitlikte saklıdır. Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında iki toplumun siyasi eşitliğini sağlayan federal bir çözüm, hem adanın hem bölgenin barışı için en rasyonel ve adil yoldur.

Ankara’nın “Terörsüz Türkiye” projesi ile Kıbrıs’taki ayrılıkçı siyaseti arasında oluşan bu derin çelişki artık sürdürülebilir değildir.

“O başka bu başka” diyerek yıllarca top çevrilen bu alanda, artık zaman dolmak üzeredir. Kıbrıs halkı, bu çelişkilerin kurbanı değil, çözümün öznesi olmak zorundadır.

Yerli işbirlikçilerin “Ankara ne derse o olur” mantığına yaslanan siyaseti, halkın iradesine ve adanın geleceğine ihanet etmektedir.

Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar olarak bu sahte ayrımları, bu çürümüş ezberleri, bu çifte standartlı politikaları reddetmekten başka çaremiz yoktur.

Çünkü biz biliyoruz: Gerçek barış, halkların kendi kaderini birlikte yazmasındadır.

Ve bu kader, Ankara’nın değil, Lefkoşa’nın iki yakasında yazılacaktır.













Başa dön tuşu