Kıbrıs Türk Toplumunun Liderini Hep Ankara Seçti

Kıbrıslı Türklerin siyasi tarihi, bir yönüyle aynı zamanda bir “müdahale tarihi”dir.
Özellikle Cumhurbaşkanlığı makamı söz konusu olduğunda, bu makamın halkın hür iradesiyle mi belirlendiği yoksa Ankara’daki iktidar odaklarının açık veya örtülü müdahaleleriyle mi şekillendiği konusu uzun süredir tartışma değil, artık kanıtlı bir gerçeklik halini almıştır.
Seçilmiş son toplum lideri, 4. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın başlattığı ve “2025 Cumhurbaşkanlığı Seçimi (1)” başlığıyla duyurduğu yazı dizisi, bu acı gerçeğin tarihsel izlerini bir kez daha gün yüzüne çıkarmaktadır.
Akıncı, sadece kendi döneminde değil, 1949’dan bu yana yaşanan seçim mühendisliklerine dikkat çekerek, Ankara’nın Kıbrıslı Türk toplum liderliğini nasıl belirlediğini belgelerle ve tanıklıklarla anlatmaktadır.
Kıbrıs Türk siyasi tarihinde ilk önemli müdahale 1949’da yaşandı. O dönemde Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun başkanı olarak seçilen Faiz Kaymak, toplumda saygı gören, sakin ve diplomatik bir lider olarak bilinirdi.
Ancak Ankara’da durum farklıydı. Dönemin Türkiye yönetimi “atak” ve “müdahaleci” bir figür arıyordu. Sonuç olarak Faiz Kaymak’ın önü kesildi, görevinden ayrılması sağlandı ve yerine Türkiye’nin tam desteğiyle Rauf Denktaş getirildi.
Akıncı’nın aktardığına göre, Faiz Kaymak’ın bizzat oğlu Ayhan Kaymak, dönemin Savunma Bakanı Ethem Menderes’in babasına, “Gidiniz ve sükut ediniz” diyerek nasıl uğurlandığını anlatmıştır. Bu ifade, yalnızca bir nezaket değil, aynı zamanda siyasi bir susturma ve yönlendirme operasyonudur.
1960 Cumhuriyeti döneminde, Dr. Fazıl Küçük Cumhurbaşkanı Muavini olarak görev yaparken, 1968’de ona rakip olarak çıkan Hakim Zeka Bey, dönemin Türkiye Büyükelçiliği’ne çağrılır. Elçi Ercüment Yavuzalp tarafından kendisine açıkça baskı uygulanır ve adaylıktan çekilmesi sağlanır.
Ancak burada daha da vahim olan, Zeka Bey’e sadece adaylıktan çekilmesi değil, çekilme gerekçesini kamuoyuyla paylaşması da yasaklanmıştır. Böylece toplumun bilgi alma hakkı ortadan kaldırılmış, siyasi müdahale bir tür “devlet sırrı” haline getirilmiştir.
1973’e gelindiğinde, bu kez sıra yine aynı koltukta oturan Dr. Fazıl Küçük’e gelmişti. Artık onun da çekilmesi gerekiyordu. Akıncı, bu olayın detaylarının dönemin Özel Harp Dairesi Başkanı Kemal Yamak’ın anılarında anlatıldığını hatırlatıyor.
Yamak, Dr. Küçük’ün görevden nasıl “ikna” edilerek uzaklaştırıldığını ve Denktaş’ın önü nasıl açıldığını kendi kalemiyle itiraf etmiştir.
Bu müdahale zinciri içinde, demokrasiye değil, bir projeye hizmet eden isimler belirlenmiş, seçime gidilmeden “adaylar ayıklanmış” ve toplumun iradesi şekillendirilmiştir.
1974 sonrası Kıbrıs’ın kuzeyinde yapılan seçimlerde artık sandık kuruluyordu ama Ankara’nın belirlediği aday dışında bir alternatif yaratmak neredeyse imkânsızdı.
Rauf Denktaş, 2005’e kadar girdiği her seçimde Türkiye yönetimlerinin açık veya örtülü desteğini almıştı. Her seçime giren muhalif adaylar ya zayıflatılmış ya da halk önünde itibarsızlaştırılmıştı.
2000 yılında ise yaşananlar yine tarihe utanç vesikası olarak geçmiştir. Derviş Eroğlu’nun ikinci tura kalması kesinleşmişken, Ankara’dan gelen direktif sonucu Eroğlu adaylıktan çekilmek zorunda kalmıştır. Düşünün, Türkiye Denktaş’ı daha güçlü görmekte, diğer sağ adayları bile tercih etmemektedir.
Hatta bu olay Denktaş’ın değil, Eroğlu’nun bile “yeterince yönlendirilebilir” görülmemesinden kaynaklanmıştır.
2005 seçimleri, uzun süredir devam eden Denktaş hegemonyasının kırıldığı bir dönem olmuştur. Ancak bu kırılma, halkın güçlü bir demokratik direnişinden çok, uluslararası konjonktürdeki değişimin sonucudur.
Annan Planı süreci, Avrupa Birliği üyeliği perspektifi ve Denktaş’ın bu plana karşı çıkışı; artık Ankara’nın da Denktaş’la yola devam etmek istememesine neden olmuştur.
Yani Denktaş’ın bırakması da aslında halkın tercihiyle değil, yine Türkiye’nin yeni dış politika hedeflerine uyumla ilgili bir tercihti.
Mehmet Ali Talat’ın Cumhurbaşkanı olması, halkın değişim arzusunun karşılık bulduğu ender anlardan biri olsa da bu bile Ankara’nın pasif onayıyla mümkün olmuştur.
Akıncı’nın seçildiği 2015 seçimlerinde de Türkiye’nin açık desteği kendisine değil, karşısındaki adaya olmuştu. Ancak Akıncı halkın iradesiyle Cumhurbaşkanlığı’na geldi.
Ne var ki bu, Erdoğan iktidarı için kabul edilmez bir sonuçtu.
2020 seçimleri bu nedenle Türkiye’nin Kıbrıs’taki seçimlere en yoğun şekilde müdahale ettiği süreçlerden biri oldu. Büyükelçilik adeta seçim merkezi gibi çalıştı, MİT sürece dahil oldu, tehditler, kara propagandalar, troller organize edildi. Akıncı’nın ailesi tehdit edildi.
Sonuçta, Türkiye’nin açık desteğini alan bir isim, tüm demokratik süreci kirleten bir müdahaleyle Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtuldu. Ancak kazanan Ankara olduysa da kaybeden yine Kıbrıs Türk halkıydı.
Mustafa Akıncı’nın kaleme aldığı bu tarihsel notlar, sadece geçmişin acı gerçeklerini değil, geleceğin sorumluluğunu da omuzlarımıza yüklüyor. 2025 seçimlerine giderken artık şu soruyu sormaktan vazgeçmeliyiz:
“Acaba müdahale olur mu?”
Çünkü bu artık bir ihtimal değil; yıllardır devam eden sistematik bir politikadır.
Sormamız gereken soru şudur:
“Bu sefer buna karşı ne yapacağız?”
Bu seçim, sadece bir Cumhurbaşkanı seçme değil; bir toplum olarak irademize sahip çıkma sınavıdır. Ankara’nın yönlendirdiği değil, halkın vicdanıyla karar verdiği bir seçim için mücadele etmeliyiz.



















