İrade Bahçeleri

Geçen gün BBC’nin web sayfasında bir haber okudum. São Paulo’nun kenarında, Vila Nova Esperança adlı bir favela hakkında.
Yıllar önce bölge çöp dökülen bir boşluğun etrafına dağılmış teneke evlerden ibaretmiş; bugün ise fesleğenlerin, domateslerin, marulların büyüdüğü devasa bir bahçe.
Haberdeki kadın, Lia Esperança, on dokuz yıl önce ilk kez bölgenin tahliye edileceğini duyunca çöpleri toplamaya başlamış.
Ardından ilk tohumları ekmiş. Küçük bir jest gibi görünen o hareket, yıllar sonra yüzlerce aileye yemek sağlayan bir mutfağa, çocuklara kitap veren bir kütüphaneye yol açmış.
Vila Nova Esperança, São Paulo’nun batısında, yaklaşık 3 bin kişinin yaşadığı 600 evin bulunduğu bir favela.
Yılın büyük bölümünde yağmur alıyor; kuru mevsimlerinde bile toprak suskun değil; hafif nemle gevşiyor, kavurucu güneşe rağmen kurumuyor.
Dar sokakları yağmurdan sonra çamurlaşan yollarla birbirine bağlanmış; şehir hizmetleri eksik, tıbbi, kanalizasyon, çöp toplama bazen var, bazen yok. Evler ise çoğunlukla basit çelik damlı, teneke çatılı.
İngiliz roman yazarı James Scudamore’nin bu favelayı anlattığı Helipolis adlı kitabında “özensizce ama sevgiyle çizilmiş bir çocuk resminin güzelliği ve dağınıklığını taşıdığını” söylüyor.
Dışarıdan bakıldığında “favela” çok da makul çağrışımlar taşımıyor: “Yasadışı yerleşim, çevre kirliliği, boşluk, eksiklik”
Elbette ki bölge halkı merkezi yönetimlerden daha çok yatırım, ilgi, hizmet talep etmiş ama bölgenin doğal eğimi, topografyası, yamaçlarda yer alması, çevresel korunmuş alan sınırına yakın olması her seferinde birer mazeret olarak önlerine sunulmuş. “İnsanca yaşamanız imkânsız” denmiş.
Ama bütün bu söylemlerin ortasında, köyde insanlar çöp yığınlarını temizlemeye, atıkları taşımaya, elleriyle toprağı havalandırmaya başladılar.
Önce birkaç küçük fide dikildi, ardından sebzeler çoğaldı; komşular birbirine yardım ederek bahçeyi büyüttü.
Zamanla mutfak kuruldu, kütüphane yapıldı, çocuklar toprağın ve kitapların arasında büyümeye başladı.
Dışarıdan bakıldığında çaresizlik gibi görünen yerde, içeriden bakıldığında adım adım bir yaşam alanı örüldü.
Bu değişim yalnızca çevreyi değil, bireyleri de dönüştürdü; Çöpün içinde yaşamayı benimsemesi beklenen bir topluluk, üretmeye, düşünmeye, değer yaratmaya başladı. İnsanlar yalnızca karın doyuran değil, aynı zamanda ortak bir geleceğin anlamını kuran öznelere dönüştüler. Kısacası topluluk toplum oldu.
Bölgedeki dönüşüm, insan iradesinin toprağa değdiğinde nasıl bambaşka ufuklar açabildiğinin kanıtı.
Çöplüğün bahçeye dönmesi yalnızca göze hoş gelen bir manzara değil; aynı zamanda sessiz bir bildiri gibi.
Devletin “burada yaşayamazsınız” buyruğuna karşı, mahallenin “biz kalıyoruz ve onarıyoruz” diyen cevabı.
Yazgı denilen şeyin aslında insan eliyle yeniden kurulabileceğini, koşulların boyun eğildikleri ölçüde yazgıya dönüştüğünü anlatan bir örnek.
Çünkü irade bir kez ortaklaştığında, yalnızca tek tek hayatların değil kurulu düzenin de sınırlarını esnetir.
Üstelik bu gücün kaynağı, koşulların yokluğunda ya da onların normalleşmiş olmasında değil, tam tersine o koşulların farkında olunmasında saklı.
Çöplerin nasıl koktuğunu, yağmur sonrası çamurun nasıl birikip yolları tıkadığını, devletin nasıl gözlerini başka yöne çevirdiğini gören insanlar tam da bu farkındalıktan güç devşirdiler.
Acının, yoksunluğun, dışlanmışlığın ne olduğunu bilmek; oradan yeni bir eylem dili kurmanın ilk adımı oldu.
Bahçe, bu yüzden yalnızca toprağın çehresini değiştirmekle kalmadı; siyasal olanın da rotasını başka bir yöne çevirebildi.
Hayalsizlik, çöplerin arasında sıkışmış dar alanda insan olmanın özünü yitirmektir. Çünkü hayal kurmak, yalnızca geleceğe dair bir tasarı değil, en insana özgü eylemdir.
Çoğu kez lüks ya da oyalantı gibi görünür; oysa aslında, var olan düzenin ağırlığına karşı verilen sahici bir cevaptır.
Antik çağda köleler zincirlerini kırmadan önce özgürlüğü hayal ettiler; Ortaçağ’da köylüler toprağın efendisine başkaldırmadan önce adil bir yaşamı düşlediler. Bir bireyin kendi yoksunluğunu aşması da bir halkın zincirlerini gevşetmesi de hayalle başlar. Dönüşüm, toprağa fide dikmekten önce hayali yeşertmeyi gerektirir.
Bahçeyi önce düşleyenler vardı; sonra o düş fidana, fidan da topluma dönüştü. Hayal bireysel bir oyalantı değil, insan olmanın ta kendisidir: Her defasında var olanı aşma kudreti.
İnsan ister istemez kendine yazgı diye sunulan koşulları düşünüyor; “Türkiye izin vermez, Rumlar istemez, küçük ada ülkesinde bunlar olmaz, nüfus uygun değil, kaynak yok, toplum anlamaz” gibi yıllardır önüne konan mazeretleri.
Yazgı denilen şey, bu gerekçelere boyun eğildiğinde var oluyor. Reddedildiğinde, kökleri düşün içinden sızan bir umut büyümeye devam ediyor.
En büyük siyasal ayrımımız da bu galiba: çöplüğü önce normalleştiren, sonra benimseyen, sonra da onsuz yaşamayı düşünemez olanlarla, düşlerini sulayanlar arasında.



















