Ayşe Barım, Türkiye ve Brezilya

Oyuncu menajeri Ayşe Barım’ın T24’ten meslektaşım Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat Osman Kavala, Çiğdem Mater, Selahattin Demirtaş gibi siyasi mahpusların verdiklerine koşut, tam bir “rejim mağduriyeti” hikayesi. Kafka’nın hayal dünyası gerçekliğe dönüşecekse bundan daha somut bir örnek bulmak zor.
Anlattıkları içinde acı dolu yorumlara yol açan pek çok bölüm var. Beni ise en çok, onun oyuncu ve yapımcı çevresi tarafından yapayalnız bırakılışını anlattığı şu bölüm çarptı, anılarımı canlandırdı:
“O kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadım ki… Burada bir de bunun yasını yaşıyorum. Bu olayların başlangıcında sektörün içerisinde aktif olan yapımcılara gittim. ‘Bir menajer bir sektörde böyle bir tekelleşme yaratamaz, gerçeğini açıklayın’ diye çalmadığım kapı kalmadı.
Hatırlıyorsan, her şey 26 Eylül 2024’te bir gazeteci tarafından TV sektörü üzerine yazılan bir yazıda atılan korkunç bir iftira ile başladı… Magazin değeri yüksek olacak şekilde organize edilerek, kimliği belirsiz hesaplarca öncelikle oyuncusunu pazarlayan bir ‘mama’, sonrasında sektördeki tüm başarısızlıkların müsebbibi tekelci ve şantajcı gerçek dışı bir Ayşe Barım kimliği yaratıldı.
Çalıştığım birçok yapımcıya ‘Lütfen bir açıklama yapın, oyuncuları kimin seçtiğini, dizilerin patronunun kim olduğunu söyleyin’ dedim. Ama iki yapımcı dışında -onlara gerçek tabloyu çizdikleri için teşekkür ederim- kimse karışmak istemedi. Bana sahip çıkmadılar, bunu ömrüm boyunca unutmayacağım”
Ne kadar acı, ama benim için hiç şaşırtıcı değil.
Ben de kendimce bu tecrübeyi hala süren bir kırgınlık, küskünlük içinde yaşadım. Türkiye’de bir şekilde -yaşadığınız ne kadar haksızca olursa olsun- kendinizi terkedilmiş, hatta gizil bir şüpheyle bakılır halde bulursunuz. Cadı avı, ki o ülkede en bariz şekliyle yaşanmakta bu, sizi “mağdur” olmaktan uzaklaştırır, vebalı yapıverir.
Benim gibi kendisini saçmasapan nedenlerle sürgünde bulan gazeteci ve akademisyenlerin pek çoğunun Türkiye’de geniş bir çevresi vardı, sözümona “saygı görmekte”ydiler.
Ama hemen hepimiz, bir zamanlar mangalda kül bırakmayan, laf ebeliğinde maraton koşan, gün be gün dayanışmadan bahsedip her fırsatta yüzlere sırıtan geniş bir elit çevrenin nasıl bir yalan dünyasının aktörleri olduğunu idrak etmiş durumdayız.
2016 yazında kendi isteğimle, legal yollardan ülkeyi terkettiğimde (ki aslında bu kararımı 1 Kasım 2015 seçimlerinin yarattığı derin hüsran ardından vermiştim) umut vaat eden bir reform sürecinin toplumun her kesimi -evet, her kesimi- tarafından berbat edilmesinin kızgınlığını yaşıyordum.
Tek teselli kaynağım, orada edindiğim dostlukların kaybolmayacağı, yolların bir gün kesişeceği umuduydu.
Yanılmışım, hem de fena halde.
Yurtdışına çıktıktan sonra, “nasılsın, iyi misin, yapabileceğiim bir şey var mı?” diye sesli veya yazılı olarak o nezaket cümlesi kısalığında dahi olsa arayarak gerçek arkadaş olduğunu gösterenlerin sayısı bir avuçtur. Bilemediniz 10 kişi.
Bunlardan biri, en yakın çevremde, arada bir “Türkiye’deki dostlukların kalitesi hiçbir yerde yoktur” diye yüksek perdeden konuşan bir akademisyendi. 10 yıl oldu, hala beni arayacak(!) Bir diğeri, en zor zamanında kendisine köşe yazarı olarak iş bulduğum bir dış politika “uzmanı”ydı. Tek bir sesi çıkmadı.
Bir diğeri, çok uzun zamandır tanıdığım ve maalesef güven duyduğum bir diğer akademisyendi: Yurtdışına çıktığımda, her zaman haber ve dünyadan analizleri paylaştığım kapsamlı mail grubuma not atmış, “eğer malum sebeplerle sizi listeden çıkarmamı istiyorsanız, bildirin” demiştim. Çoğunu uzaktan tanıdığım 300 kadar liste üyesi içinden bir tek o, ‘beni hemen çıkart’ diye yazan kişi oldu.
Saymakla bitmez.
Bunun insani açıdan nasıl bir litmus testi olduğunu anlamalısınız. Üzüntümün derinliği asıl buradadır. Bu ders bana, ne yazık ki, lafta ve gülümsemelerde en önde olan bir kesim Türk elitinin aslında ne kadar kaypak olduğunu göstermeye yetti. (Az sayıdaki diğerlerini tenzih ederim) Bu hissiyatı başkalarından da duydum.
Hapis tecrübesi taşıyanların anılarına da yansımıştır bu, mesela Osman’ın da (Kavala) benzer hisleri taşıdığından eminim.
Şaşırtıcı ve gözyaşartıcı bir şekilde, o bir avuç gerçek arkadaşın dışında, “halin nicedir?” diye arayanların çoğunluğu başka ülkelerdeki yabancı arkadaşlarım oldu.
Bir kısmı ise öylesine, ahbaplık ilişkisinin ötesine geçmemiş tanıdıklardı. İngiltere, Hollanda, İspanya, İsveç, ABD, İtalya’dan yığınla mesaj aldım, telefonla arayan arayana oldu.
O zaman anladım ki, gerçek insanlığın değerleri gözle görünmeyende, “kalite” bireysel erdem nedir bilenlerin kurduğu ilişkilerde.
Toplumsal mücadeleyi Türkiye’de kısır ve güdük kılan da budur. Kimsenin ortak noktalarda buluşamadığı, herkesin sağı solu kolladığı, işler “cesaret anına” geldiğinde topyekun “arazi olunan” bir ülke. Barım’ın az önce aktardığım sözleri bu yüzden içimdeki anıları içimi sızlatarak canlandırdı.
Beni arayanlar arasında, uzun yıllar önce tanıştığım Brezilyalı gazeteciler ve STK temsilcileri de vardı. Ta oralardan “ilgilenmek” ihtiyacı duymuşlardı.
Geçen Pazar günü Rio de Janeiro’da yaşı 70’i geçmiş büyük müzisyenlerin “Sem Anistia!” gösterisini ve meydanları dolduran insanların coşkusunu görünce aramızdaki farkı da bir kez daha anladım.
Ne oldu orada? Guardian gazetesinin haberinden aktarayım:
On binlerce Brezilyalı, eski başkan Jair Bolsonaro’nun darbe planladığı için mahkûm edilmesinin ardından kendisine af tanınmaması talebiyle sokaklara döküldü.
Aşırı sağcı popülist Bolsonaro, 2022 başkanlık seçimlerini sol görüşlü rakibi Luiz Inácio Lula da Silva’ya kaybettikten sonra iktidara yasadışı biçimde tutunmaya çalıştığı gerekçesiyle bu ay başında 27 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
Pazar günü Brezilya’nın en büyük şehirlerinden bazılarında meydanları ve sahilleri dolduran kalabalıklar, Bolsonaro’nun başarısız darbe girişimi nedeniyle hapse girmekten kurtarılmasına yönelik sağcı girişimlere karşı seslerini yükseltti.
Demokrasi yanlısı protestolara Brezilya’nın en sevilen müzisyenlerinden bazıları öncülük etti. Aralarında, ülkenin acımasız 1964-85 askeri diktatörlüğüne karşı mücadelenin ön saflarında yer almış efsanevi üç besteci ve şarkıcı vardı: Caetano Veloso, Chico Buarque ve Gilberto Gil.
‘Brezilya halkı Lula’yı seçti ve işte bu yüzden Brezilya’da demokrasi ayakta,’ dedi 83 yaşındaki Veloso, Copacabana sahilini 35 derecelik sıcakta dolduran on binlerce göstericiye: ‘Geçmişte olduğu gibi bugün de sokaklara çıkmalı, halk olarak, ulus olarak bunu kabul etmeyeceğimizi söylemeliyiz!’
Veloso, Buarque ve Gil kumların üzerindeki bir ses aracından diktatörlük döneminin klasiklerini seslendirirken kalabalık bol bol “Sem anistia!” (“Af yok”) sloganları attı.
1960’ların sonunda askeri cunta döneminde İtalya’ya sürgüne gitmek zorunda kalan Chico Buarque, Bolsonaro için af fikrine karşı çıktı. ‘(Cuntacılara) 1979 affının tekrarlanmasını istemiyoruz… O af, rejimin suçlarından ötürü kimsenin cezalandırılmaması anlamına gelmişti,’ dedi ünlü şarkı yazarı. ‘Suçu işleyenler darbecilerdi. Biz [demokratlar] onlara hiçbir şey borçlu değiliz!’
Brezilya’dan şunu iyi biliyorum. Günün başında ve sonunda, asıl imtihan bir basit sorunun cevabındadır
“Bana kendi siyasi ideolojinin, hayat görüşünün üstünlüğünden bahsetme. Sen özgürlükten, çok seslilikten, uygarca tartışmadan ve yargı bağımsızlığından yana mısın, değil misin?”
Bir zamanlar Yunanistan, İspanya ve Portekiz’i düzlüğe çıkaran, bu soruya verilen dürüst cevapların kalabalık ortaklığıydı.
Brezilya’da da bir zamanlar öyleydi, o ruh hala orada ve capcanlı.
Türkiye ise hala kaygan kültürünün, “kalibresiz elit konformizmi”nin cehenneminde debelenmekte. Aşırı korkaklığının, medeni cesaret eksikliğinin müebbet mahkumu.
Ayşe Barım’ın bize anlattığı, tam da budur.




















