InstagramKöşe Yazarlarımız

TC’nin “Siyasi Mahpus” Simgesi Osman Kavala, Cezaevinde 9. Yılına Girdi







2017 sonbaharı. Almanya’nın önde gelen yayınevlerinden Droemer için yazdığım, Türkiye’nin demokratikleşme sınavında –maalesef– geri dönüşü imkânsız şekilde sınıfta kalışının ve fırsatların her kesim tarafından heba edilişinin nedenlerini, toplumun kültürel kodlarının değişime kapalı kalışını irdeleyen “Die Hoffnung Stirbt am Bosporus” başlıklı kitabımın son okumalarını bitirmiştim.

Tarih 18 Ekim 2017 idi. O gün kendime bir mola verdim. Büyük iş bitmişti ve İtalya dağlarının ırak bir köşesinde, sakin bir köyde doğum günümü bir-iki kadeh şarapla tek başıma “idrak edecektim

Issız meydandaki lokantaya yerleştim, kimsecikler yoktu, tam kadehimi yudumlayacaktım ki, telefon çınladı.
Bir arkadaşım İstanbul’dan mesaj atmıştı; “Osman Kavala gözaltına alındı

Buz kestim, ardından bir telefon trafiği başladı. Gece bu haberle zehir oldu. İçimden bir ses şunu söylüyordu; Çok berbat bir gelişme, rejimin stratejisi açısından derin anlamları var ve sonuçları çok ağır olacak.

Öyle de oldu.

Osman bugün yani 18 Ekim 2025’te, özgürlüğünün elinden alınışının 9’uncu yılına giriyor. Ağırlaştırılmış müebbet cezası nedeniyle 24 saatin 23’ünü 12 metrekarelik tecrit hücresinde geçirmek zorunda. Ziyaret olanakları iyice kısıtlı.

Ve onun demir parmaklıklar arkasına atıldığı bu zaman diliminde bizler, Türkiye’de sivil toplum ağlarının imhasına, temel hak ve özgürlüklerin neredeyse sıfır düzeyine indirildiği bir iktidar icraatına tanıklık ettik.

Osman Kavala derken, Türkiye’de kültürel projeleri destekleyen, farklı toplumsal gruplar arasında diyalogu güçlendiren ve demokratikleşme süreçlerine katkı veren tanınmış bir iş insanı ve kararlı bir sivil toplum aktivistinden söz ediyoruz.

Anadolu Kültür’ün kurucusu olarak, sanat, kültür ve toplumun farklı katmanları arasında köprüler kurmaya çalışmış olan; çoğulcu ve özgür bir Türkiye için sessiz sedasız, sık sık arka planda kalarak ama etkileri yıllara yayılan çabaların simgesine dönüşen bir kişi.

Sadece ülke içinde diyalog süreçlerini ateşlemekle de yetinmedi Kavala, Ermeni Soykırımı’nın acılarını yüzleşme ile dindirmekle; Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs toplumlarının birbirlerini daha iyi anlamasını sağlamaya çalışmakla da tanındı. Bir barış aktivisti olarak saygı gördü.

Kavala’nın önceliği siyasi çıkar gözetmek, ikbal peşinde koşmak veya kaba saba muhalefet yapmak olmadı asla; sivil toplumu güçlendirmek, geçmişle sakince hesaplaşarak yeni bir gelecek kuran Türkiye hayaline vicdan sahibi bir birey olarak katkıda bulunmak istedi.

Herhangi bir siyasi parti ya da örgütün üyesi de olmadı; bu “bağımsızlık tercihi”nin de etkisiyle daima kırılgandı.

Bu yüzden de Türkiye’de sivil toplumun özgürce faaliyetinden rahatsız olan, toplumu baskılayarak talim-terbiye etme saplantısına gömülmüş “kontrol rejimi” için kolay bir hedef oldu.

Türkiye’de en zor duruş, bireysel duruştur. Herhangi bir grup kimliğine, herhangi bir “mahalle”ye ait değilseniz, siyasi otoritenin ceberrutluğu nedeniyle başınıza bir şey geldiğinde yapayalnız bırakılırsınız —bkz. örnek: Kavala.

Dolayısıyla Kavala’nın “resmi inat”la cezaevinde tutulması, rejimin sivil alana, bireyleşmeye, bağımsız kültürel ve demokratik çalışmalara dair –haydi korkusunu demeyelim– direncini yansıtıyor.

Aradan geçen sekiz yılda sivil toplum ağı, özellikle darbe girişimi ardından gelen OHAL döneminde peş peşe gelen kararnameler ve polisiye önlemlerle ölümcül darbeler aldı; adeta bitkisel hayata girdi.

Şöyle anlatayım, hazır laf buraya gelmişken:

Türkiye’de 100 binden fazla kayıtlı sivil toplum derneği ve yaklaşık 6 bin 300 vakıf bulunmakta. Ancak bunların sadece yüzde 2’si hak savunuculuğu ve sivil aktivizmle ilgilenebiliyor.

Gezi protestoları ardından başlayan hak ve özgürlük budamaları; ifade, toplanma, gösteri ve örgütlenme başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin neredeyse tamamen ortadan kalktığı bir rejim modelini bugün toplumla baş başa bırakmış durumda.

Güvenlik gerekçesinin keyfi kullanımı, terörle mücadele yasaları, barışçıl gösterileri, bağımsız Sivil Toplum Kuruluşları’na (STK) ve aktivist ağlara karşı en sert müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılmakta.

Sivil toplum ve şimdilerde de ana muhalefet gözaltılar, polis şiddeti, siyasi amaçlı denetimler ve hukuki tacizle şekillenen korku atmosferinde faaliyet göstermeye çabalamakta.

STK’ların hükümet yetkililerine erişimi ve anlamlı siyasal diyalog olanakları çok büyük oranda engellendi, böylece bağımsız sesler daha da marjinalleştirildi.

Bağımsız dernek ve aktivistler polis müdahaleleri, keyfi tutuklamalar ve yasal engellemelerle karşı karşıya. Sivil toplum alanının daralması, demokratik katılım ve ifade özgürlüğünün gerilemesine yol açıyor.

Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının büyük çoğunluğu devlet denetimi altında; bağımsız hak savunucu kuruluşların faaliyetleri neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda.

***

Osman Kavala’ya yöneltilen suçlamalar başından beri hukuk mantığından yoksundu, dayanaksızdı. Boydan boya kötücül siyasetin hayaletini görünür kılan bir hedefleme söz konusuydu.

2013 Gezi protestoları bağlamına enjekte edilen “darbe girişimi” ya da “hükümeti devirmeye çalışma” gibi saçma suçlamalar, malum Kavala üzerinden bulamaç hale getirildi, bu yüzden de “sırıtan” bir siyasi kurguya dönüştü.

Kavala, barışçıl olan Gezi protestolarının “suç ortağı” olarak gösterilirken, gerçek hukuk açısından bakıldığında somut hiçbir delil ortaya konulamadı.

Yargılama süreci tam anlamıyla hukuk garabeti. Uzun tutukluluk süreleri, savunma hakkının kısıtlanması, mahkemelerde yaşanan tarafgirlik ve sürekli ertelemeler, Türkiye’de yargının bağımsızlığının tamamen tahrip edilişinin en ürkütücü metaforu olarak arşivlere yerleşti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kavala’nın tutukluluğunun keyfi ve siyasi olduğunu açıkça vurguladı, tahliyesini talep edip durdu. Buna rağmen siyasi irade mahkeme kararını –ve Anayasa’nın 90’ıncı maddesini– hiçe saymaktan asla vazgeçmedi; serbest bırakılmasını kesin şekilde reddetti.

Osman Kavala’nın başına gelenler, Türkiye’deki siyasi mahpusların binlerce örneğinden sadece biri. Düşüncesini özgürce ifade etmek isteyen, barışçıl eylem yapan her bireyin karşı karşıya olduğu sistematik baskının simgesi.

Rejim Kavala’yı –birçok hukukçunun kullandığı tabirle– “siyasi rehine” olarak kullanarak bağımsız sivil topluma ve farklı seslere karşı sert bir gözdağı vermekte.

Kavala’nın “kurbanlığı” üzerinden yükselen bu mesaj, açık ki tüm özgürlük alanlarının demir yumruk altında çok daha uzun bir süre tutulacağının işareti.

Malum, sivil toplum zayıfladıkça demokratik değişim bir o kadar zorlaşır.

Uluslararası alanda ise Kavala adı, Türkiye’nin demokratik standartlarını yitirişinin ve yargının baştan aşağı siyasallaşmasının, yürütmenin arka bahçesine dönüşmesinin göstergesi.

AİHM kararlarının yok sayılması, Ankara’nın Avrupa Konseyi ile “kedi-fare” oyunu oynamasını, kurallara meydan okuyuşunu anlatmakta.

Bu Kafkaesk mahpuslukta dokuzuncu yıla girilirken, dünya kamuoyunun, özellikle Avrupa’nın ilgisinin iyice zayıflamış olması da karanlığa karanlık ekliyor.

İlgi eskiden çok daha yüksekti.

Kavala, iki yıl önce Avrupa Konseyi’nin Václav Havel İnsan Hakları Ödülü’nü almasından uzun bir süre önce; ağırlaştırılmış müebbet cezası “kesinleşmiş” (!) ve günün 23 saatini tecrit hücresinde geçiren bir siyasi mahpus olmuştu.

Ödüllere bu yıl da Almanya’nın en prestijli nişanı sayılan Goethe Madalyası’nı aldı.

Aralarında benim de bulunduğum bir aydın grubunun uzun süredir Nobel Barış Ödülü’ne adaylığı için verdiği mücadele ne yazık ki bugüne kadar sonuç vermedi.

Komitenin bu çağrılara kayıtsız kalması ve ödülü Kavala’dan çok daha az hak eden (veya etmeyen) kişi ve gruplara vermesi, Oslo’da sergilenen “selektiflik” aslında günümüz dünyasının jeopolitik kaygılara ne denli esir olduğunun kanıtı.

Sonuç olarak Osman Kavala, Türkiye’de siyasi tutsakların tartışmasız en önde gelen simgesi. Partizan olmayan sivil “baş aktör”lüğüne rağmen, tutuklanma ve yargılanma süreci kötü ve zalim bir siyasi oyun.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına rağmen serbest bırakılmaması, Türkiye yargısının ve siyasetinin ne denli yozlaştığının utanç verici göstergesi.

***

Osman Kavala’nın Davalarının Kronolojisi:

•18 Ekim 2017: Osman Kavala, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alındı.

•1 Kasım 2017: “Cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” suçlamasıyla tutuklandı.

•8 Aralık 2017: Avukatları tutuklama kararına itiraz etti.

•29 Aralık 2017: Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaptı, başvuru reddedildi.

•26 Kasım 2021: Birleştirilen Gezi ve Çarşı davalarının ilk duruşması yapıldı, tutukluluğun devamına karar verildi.

•17 Ocak 2022: İkinci duruşma, Kavala tahliye edilmedi.

•21 Şubat 2022: Beşinci duruşmada oy çokluğuyla tutukluluğun devamı kararı verildi.

•25 Nisan 2022: Mahkeme esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmalar yapıldı.

•Nisan 2022’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, Yargıtay onadı.















Başa dön tuşu