InstagramKöşe Yazarlarımız

AB’nin 2025 Türkiye Raporu (1): “Stratejik Ortak, Başıbozuk Aday”







Kıbrıs meselesinde ilerleme olmadan Türkiye’nin AB üyelik sürecinde hiçbir teknik fasıl açılamaz

AB’nin “genişleme” siyaseti çerçevesinde bir nevi röntgen resmi rolü oynayan aday ülke raporlarının 2025 versiyonları 4 Kasım günü yayınlandı.

Yukarıya aldığım cümle, gerçekçi gözlemciler tarafından uzunca bir süredir adı “İlerleme Raporu” yerine “Gerileme Raporu” (!) olarak zikredilen metindeki karanlık tespitlerden sadece biri.

Topluluğa en erken 2030 yılından önce bir katılım beklenmiyor; hedefe en yakın aday da sadece Karadağ Cumhuriyeti (Montenegro).

Öte yandan, güç ve denge mimarisi altüst olmuş bulunan dünyada, özellikle iki savaşçı ve insan hakları ihlalcisi ülke olan Rusya ve İsrail konularında tarihsel bir çelişki yaşayan, gerilere savrulan, riyakâr dile ve eyleme dayalı politikalara sarılan AB’nin söz konusu raporları sırf bu saydıklarım yüzden göz ardı edilebilir.

Ama edilmemeli; AB şu anda dünya siyasetinde ne kadar “taca atılmış” olsa da muazzam bir ekonomik güç.

Asıl önemlisi ve daha basiti, bu raporları yetkin uzman araştırması ve net ülke fotoğrafı olarak önemsemek.

Yıllardır, Türkiye’deki otoriterleşme derinleştikçe ve yolsuzluk kangrene dönüştükçe rengi kararan bu raporlara Ankara’nın rutin olarak hemen yayından birkaç saat sonra kalıp cümlelerle “yok hükmünde” mealinde karşı çıkmasının da zerre kadar anlamı yok.

Yok hükmünde” diyerek, kurumsal hafızaya girmiş bir saptamalar demetini elbette ki yok edemiyorsunuz.

Türkiye’de AB’ye katılım konusundaki bir cephe bu; Resmi olanı. Bir de farklı saiklerle hayal pazarlayan bir kesim var bazı “kanaat önderleri” ve sözde uzmanlar. Bunlara göre –ki sansür yüzünden daha konforlu bir pozisyon– bütün kabahat AB’de.

Ankara ve Brüksel arasındaki tüm pürüzler “günah keçisi” olarak ikincisine bağlı. Mesela, vize muafiyeti mi dediniz?

Ankara’nın altı maddede yükümlülükleri yerine getirmemiş olması onlara göre sorun değil, sorun vize vermeyen AB elçiliklerinde.

Dolayısıyla, bu “röntgen resmi” sadece ve sadece, yoğun bakımdaki bir “hasta aday”ın sağlık durumuyla ilgili, uyarı ve yol haritası öneren tespitler olarak, gerçeklerle yüzleşme vesilesi.

Birkaç yazıda -epeydir adına “ilerleme” demekten vazgeçilmiş bulunan- şu 2025 raporunu farklı başlıklarıyla serinkanlı biçimde değerlendirmeye alacağım.

Başlayalım.

Avrupa Komisyonu’nun “Türkiye 2025 Raporu, Brüksel’in Ankara’ya yönelik tutumunda derin bir yorgunluğu ortaya koymakta. Belgede “üyelik müzakerelerinin 2018’den bu yana fiilen askıda kaldığı” bir kez daha vurgulanıyor.

Rapor, Türkiye’nin “AB üyeliğine hazırlık düzeyinin neredeyse tüm alanlarda durduğu veya gerilediği” tespitini yapıyor.

Kullanılan ifadeler diplomatik olsa da alt metin açık; Türkiye artık “aday ülke” olmaktan çok, “AB’nin çevresinde kalan, stratejik olarak faydalı ama siyasi olarak uyumsuz bir ortak” haline gelmiş durumda.

Komisyon, Aralık 2024 Avrupa Konseyi sonuçlarına atıf yaparak, AB’nin Türkiye ile ilişkilerini “aşamalı, orantılı ve geri çevrilebilir” bir biçimde yeniden angaje etmeye çalıştığını belirtiyor.

Yani, Avrupa Birliği bir yandan Türkiye ile ekonomik, göç ve güvenlik konularında iş birliğini derinleştirmek isterken, diğer yandan ise bu angajmanın, demokratik koşullara bağlandığını hatırlatıyor.

Bu çifte yaklaşımın özünde “kontrollü yakınlaşma” kavramına koşut bir denge siyaseti yatıyor; Türkiye olmadan Doğu Akdeniz’de istikrarın, göç yönetiminin veya enerji koridorlarının yönetilemeyeceği biliniyor.

Ancak Brüksel’in gözünde, Ankara’nın “otoriter yönetim biçimi ve bağımsız yargının çöküşü” AB üyelik perspektifini imkânsız hale getirmiş durumda.

Raporun dili, önceki yıllara kıyasla hem daha teknik hem de daha sert. “Türkiye’de demokratik standartlardaki bozulma giderilmedi” ifadesi, Brüksel’in Ankara’ya dair umutlarını neredeyse yitirdiğinin göstergesi. Buna mukabil göç, enerji ve ticaret gibi stratejik alanlarda iş birliği “pragmatik nedenlerle” sürdürülüyor.

Komisyon’un genel yaklaşımı şu cümlede özetini bulmakta;

Türkiye, AB’nin çevresinde stratejik olarak vazgeçilmez bir ortak, ancak demokratik olarak artık aday ülke tanımına uymuyor

Türkiye 2025 Raporu’nun dış politika bölümü, diplomatik açıdan en temkinli ama politik olarak en net kısımlardan biri.

Brüksel, Türkiye’nin son yıllarda “aktif, iddialı ve çoğu zaman Avrupa çizgisinden kopuk bir dış politika” izlediğini tespit ediyor. AB’ye göre Ankara artık “ortak değerlerle değil, değişken çıkarlarla hareket eden bir müttefik

Komisyon bu tabloyu şu cümlede özetliyor:

Türkiye, AB’nin komşuluk alanında stratejik olarak vazgeçilmez bir aktör, ancak dış politikası büyük ölçüde Avrupa çizgisiyle uyumsuzdur

Raporda Kıbrıs sorunu “AB-Türkiye ilişkilerindeki temel engel” olarak yeniden vurgulanıyor. Türkiye’nin “iki devletli çözüm” tezini ısrarla sürdürmesi “uluslararası meşruiyetle bağdaşmayan” bir pozisyon olarak tanımlanıyor. Ve burada şu net cümleyle karşılaşıyoruz;

Kıbrıs meselesinde ilerleme olmadan Türkiye’nin AB üyelik sürecinde hiçbir teknik fasıl açılamaz

Ege’deki gerilimlerin 2024’te kısmen azaldığı belirtilse de Yunanistan’la ilişkilerde güvenin “kırılgan” olduğu kaydediliyor.

AB, Türkiye’nin “çatışma yerine diyalog arayışına yönelmesini memnuniyetle karşıladığını” söylüyor, ancak aynı zamanda “askeri söylemin yüksekliği” nedeniyle temkinli bir dil kullanıyor.

Komisyon, Türkiye’nin 2024–2025 döneminde Orta Doğu’da “yüksek profilli diplomatik aktivizm” sergilediğini teslim ediyor.

Fakat Gazze savaşı süresince İsrail’e yönelik sert açıklamaları ve Filistin’e siyasi destek mesajları “kamuoyu odaklı, diplomatik etkisi sınırlı” bir tutum olarak değerlendiriliyor.

AB, Ankara’nın Hamas’la temaslarını “Avrupa’nın terörle mücadele politikasıyla uyumsuz” olarak niteliyor; buna karşın Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesini tamamen göz ardı etmiyor.

Raporda bu çelişki şöyle formüle ediliyor: “Türkiye’nin Filistin meselesindeki pozisyonu, Avrupa kamuoyunda sempati uyandırmakla birlikte, AB ortak diplomasi çabalarını zayıflatmaktadır

Rapor, Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki tutumunu ayrıntılı inceliyor.

Ankara, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekliyor, Karadeniz Tahıl Koridoru’nun sürdürülmesi için kritik bir rol oynadı.

Türkiye, AB’nin yaptırım politikasına katılmamakta, ancak NATO içindeki stratejik yükümlülüklerini yerine getirmektedir” deniyor raporda.

Bu ikili tutumun, Brüksel’de “stratejik denge arayışı” olarak görülse de uzun vadede “Batı ile güven bunalımı” yarattığı da kaydediliyor. AB diplomatları, Ankara’nın Rusya ile ticari ilişkilerini “kırmızı çizgilerin test edilmesi” olarak yorumluyor.

Komisyona göre, Türkiye’nin Suriye ve Irak politikası 2025 itibarıyla “güvenlikçi çizgide ısrarcı

Ankara’nın Kuzey Suriye’deki askeri varlığı, “terör tehdidine karşı önleyici müdahale” olarak tanımlansa da “uluslararası hukuk açısından tartışmalı” bulunuyor: “Türkiye, sınır ötesi operasyonları kalıcı bir güvenlik politikası aracına dönüştürmüştür

AB, mülteci yükünün büyük kısmını Türkiye’nin taşıdığını kabul ediyor, ancak sığınmacıların geri dönüşü konusundaki baskı ve zorla yer değiştirme uygulamalarını eleştiriyor. Suriye’nin kuzeyinde “demografik mühendislik” diye tanımlanan gelişmeler “endişe kaynağı” olarak görülüyor.

Kaflasya’da Azerbaycan’la stratejik ittifakın güçlenmesi tespitinin yanında Ermenistan’la normalleşme girişimlerinin “yavaş ama olumlu bir ivme” kazandığına da dikkat çekiliyor.

Ancak şu da var; “Güney Kafkasya’daki diplomatik açılım, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu artırmıştır; ancak bu, AB’nin barış çabalarıyla tam uyum içinde değildir

Türkiye’nin savunma kapasitesi ve sanayi yatırımları, Brüksel’de “etkileyici” bulunuyor. Ancak AB Savunma Politikası (PESCO) ve Avrupa Barış Fonu (EPF) projelerinde yer almaması, “kurumsal tecrit” yaratıyor.
Rapora göre, Ankara NATO’da “vazgeçilmez”, AB’de ise “ortak olmayan ortak

Şöyle bir cümle var: “Türkiye’nin savunma politikası, Batı sisteminin sınırları içinde, ama Avrupa stratejisinin dışında şekillenmektedir

Rapora göre bu durum, Türkiye’nin Batı ile bağlarını tamamen koparmasa da “paralel bir güvenlik mimarisi” kurduğunu gösteriyor.

Sonuçta Brüksel’in Türkiye’ye dair dış politika özetini birkaç cümle özetliyor:

Türkiye, AB için stratejik açıdan vazgeçilmez bir aktör olmaya devam etmektedir. Ancak dış politikası Avrupa’nın temel yönelimleriyle uyumlu değildir

Bu cümle hem Ankara’ya yönelik eleştiriyi hem de müzmin çaresizliği yansıtıyor.

Çünkü AB, Türkiye’siz bir göç, enerji veya güvenlik politikası düşünemiyor; ama Türkiye’yi de artık “ortak değerleri paylaşan bir müttefik veya aday ülke” olarak görmüyor.

Bu durum Brüksel’in dilinde “stratejik yakınlık içinde siyasi yalnızlık” olarak tanımlanıyor.

Raporun tamamı için BURAYA tıklayınız













Başa dön tuşu