“Torba”daki Gelecek

Tolgay Tarıman‘ın Facebook sayfasında son günlerde 1994 tarihli Torba programından paylaştığı kesitleri gördünüz mü?
Osman Alkaş‘la yapılmış bu efsane program, o yılların Kıbrıs‘ında herkesin izlediği, sokakta konuşulan bir fenomendi. Skeçler, müzikler, ama en önemlisi sokak röportajları…
Kamera elinde dolaşan Alkaş, rastgele insanlara sorular soruyor, onların dertlerini, neşesini hayatlarını belgeliyordu.
Gülümseyerek öfkeli şeyler söyleyen insanlar, “her şey berbat ama ne yapalım” der gibi. Dingin bir kabullenişle eleştirilerini sıralayan teyzeler, amcalar…
Bugünkü gibi araç trafiğine boğulmamış tenha sokaklar. Tanıdık yüzler, komşular, akrabalar.
En acısı; artık hayatta olmayan birinin neşeli sohbeti, kameraya gülümseyişi.
Programı bugün izlerken, sadece geçmiş bir zaman dilimini değil, geçmiş bir ruh halini görüyorsunuz.
O yıllar, kapalılığın, ambargonun, siyasi baskının zirvesiydi. Ama sokakta gülümseyenler, kameraya dalga geçenler, yaşama o müthiş yapışma hali sanki hiçbir şey olmamış gibi duruyordu orada.
Torba, Osman Alkaş’ın o eşsiz sunumuyla, 1990’ların ortasında Kıbrıs televizyonlarında bir fenomendi. Hepimiz izledik. Şimdi baktığımızda orada donup kalmış bir dünyanın canlı bir arşivi.
Artık olmayan bir Kıbrıs var ekranda: Daha az bina, daha çok insan. Artık aramızda olmayan yüzler; hâlâ tanıdığımız pek çok ismin genç, toy, henüz yorulmamış halleri.
Yıllar sonra tarihin başka bir dönemde başka bir bakışla o görüntüleri yeniden izlerken, Roberto Benigni‘nin Hayat Güzeldir (La Vita è Bella) filmini düşündüm.
İlk bakışta absürt bir bağlantı gibi görünebilir; Biri Kıbrıs’ın cıvıl cıvıl sokak röportajlarıyla, teatral skecleriyle dolu bir televizyon programı, diğeri faşizmin ve ölüm kamplarının gölgesinde geçen trajikomik bir film.
Ama ikisinin de paylaştığı şey, baskının ortasında hayata tutunan o inatçı neşe, o direngen yaşama arzusu. Her ikisini de izlerken, garip bir özlem duygusuyla karışık bir kuşku: Acaba nostaljiye bu kadar teslim olmak, bizi sadece geçmişe hapsetmekten başka bir işe yarıyor mu?
Hayat Güzeldir’de Guido’nun yaptığı buydu. Toplama kampına götürülürken, oğlunun gözünde korkunun yer etmemesi için her şeyi bir oyuna dönüştürüyordu.
Askerler? Oyunun karakterleri.
Kurallar? Oyunun kuralları.
Puanlar toplanıyor, sonunda kazanan bir tank alacak! Baba, çocuğuna gerçeği göstermek yerine, gerçeği katlanılabilir kılmanın yolunu bulmuştu; Onu oyuna dönüştürmek.
Oğlu kampın içinde bile gülebiliyordu, çünkü babasının yarattığı anlatı, dehşeti hayale dönüştürmüştü. Bu bir yanılsama mı? Elbette. Ama hayatta kalmak için gerekli bir yanılsama.
Kıbrıslıların o dönemdeki neşesi, alaycılığı da belki böyle bir şeydi. Ambargolar, baskılar, kapalılık…
Ama işte kamera karşısında gülüyorsun, şarkı söylüyorsun, absürt şeyleri ciddiye almıyorsun. Skeçlerde her şeyle dalga geçiyorsun.
Sokak röportajlarında bile o muzırlık, o “biz buradayız” deme hali var. Belki de gerçeği oyuna dönüştürmekten başka çare yoktu. Guido gibi, toplama kampını bile oyuna çevirmişti Kıbrıslılar kendi kapanmışlıklarını.
Gülmek, eğlenmek, alaycı olmak, bir tür direnme biçimiydi. Çünkü ölümün, baskının, ambargonun karşısında tek yapılabilecek olan, yaşamaya devam etmekti.
Ben de o yıllara özlem duyuyorum, evet. O sokakları, o yüzleri, o dinginliği, o “biz” duygusunu özlüyorum.
Ama aynı zamanda bu özlemin bir hayale dönüşmesine, geçmişi olduğundan daha güzel gösterme tuzağına düşmemek gerektiğine de inanıyorum.
Çünkü nostalji, gerçeğin yerini aldığında, bizi sadece geçmişe hapsetmekle kalmaz, elimizden geleceği de çalar.
O yılların güzelliğini hatırlarken, aynı zamanda o yılların baskısını, kapalılığını, yokluklarını da unutmamak gerek.
Özlem duyduğumuz şey, baskı değil; baskının içinde bile varlığını koruyan toplum duygusu, yüz yüze ilişkiler, sokakların sosyalleşme alanı olabilmesi, artık beton yığınlarının altında kalan o kolektif hafıza.
Daha az bina demek, daha fazla insan demekti. Daha fazla meydan, daha fazla buluşma, daha fazla “biz” duygusu demekti.
Nostaljinin tehlikesi ise bizi hareketsizliğe itmesi. “Eskiden ne güzeldi” diyerek bugünü eleştirmek hem anlaşılır hem de kolay, ama o eleştiriyi bir eylem planına dönüştürmeden sadece yakınma ile yetinmek, bizi tam da eski güzel günlerin bir daha gelmeyeceğini garanti eden bir tembelliğe itiyor.
Evet, Torba’yı izlerken duyduğumuz o buruk mutluluk, kayıp bir zamanın ardından duyulan özlem. Ama bu özlem, bizi sadece geçmişe bağlamak yerine, geleceğe dair bir şeyler de söylemeli.
Baskının içinde bile yaşamın tarafında olmak, gülmeyi, eğlenmeyi, birlikte olmayı bırakmamak gerektiğini.
Belki de nostaljinin asıl anlamı burada; Geçmişe bakarak, neyi kaybettiğimizi değil, neyi yeniden kazanmamız gerektiğini görmek.
O sokakları, o meydanları, o toplum duygusunu geri getirmenin yolu, sadece eski görüntülere yeniden bakmak değil, bugünkü hayatımızı o eski değerlerin ışığında yeniden inşa etmektir.
Hayat Güzeldir’in kahramanı Guido, oğluna oyun oynayarak hayatta kalma şansı vermişti. Belki bizim de nostaljiye yaklaşımımız böyle olmalı; Geçmişi bir sığınak olarak değil, bir kaynak olarak görmek.
O günlerdeki direnme biçimlerini bugüne taşımak, yeni binaların arasında kaybolan o toplum duygusunu yeniden kurmak.
Çünkü sonuçta, Torba’da gördüğümüz insanlar biziz. O gençler bugün belki orta yaşlı, hatta yaşlı insanlar.
O sokaklar büyük ölçüde yok oldu.
Ama o sokakların ruhu, o birlikte olma hali, o baskının içinde bile yaşama tutunan inat hâlâ bizde olmalı.
Nostalji bizi sadece kaybedilmiş bir geçmişin değil, kazanılacak bir geleceğin de düşündürmeli, bizi harekete geçirmeli.
Çünkü özlem duymak yetmiyor; o özlemi yeni bir yaşamın harcı kılmak değer verilen bir geçmişle yetinmeyip değerli bir gelecek için çabalamak gerekiyor.



















