Kapalı Kapılar Ardında Bir Ölüm!

Kıbrıs’ın kuzeyinde bir genç kadın ölü bulunuyor… Saat 03.50’de.
Aradan tam 11 saat geçiyor.
Ne bir açıklama, ne bir bilgilendirme, ne de kamuoyunu rahatlatacak en ufak bir cümle.
Ve sonra?
Özgür Gazete saat 13.51’de konuyu gündeme taşıyor.
Yani polis, açıklamayı bir görev bilinciyle değil, mecbur kaldığı için yapıyor.
Önce bunu not edelim:
Eğer gazeteciler yazmasaydı, polis konuşmayacaktı.
Bu bile tek başına skandaldır.
Nedir o 11 saatte yapılan?
Kimi koruma telaşı mı?
Olay yerini “kontrol altına alma” adı altında kamuoyundan kaçırma çabası mı?
Yoksa açıklanması istenmeyen bir gerçeği zaman içinde buharlaştırma yöntemi mi?
Bir genç kadın, evinde, askeri lojmanda, silahla vurulmuş halde bulunduysa,
bu ülkede yaşayan herkesin bunu bilmeye hakkı vardır.
Peki polis neden sustu?
Cevap basit:
Çünkü bu, sıradan bir olay yeri değil.
Çünkü bu, sıradan bir bölge değil.
Çünkü bu, sıradan bir aile değil.
Ve özellikle de,
çünkü bu ülkenin bazı alanlarında, bazı konularda devlet kendi gölge hâline dönüşmüş durumda.
Gelelim açıklamanın en tuhaf kısmına:
“İntihar”
Göğsünden?
Evdeki silahla?
Kaç metre mesafeden?
Hangi açıyla?
Silah kimindi?
Evde kimler vardı?
Kapılar kilitli miydi?
Silah izi, barut izi, mesafe analizi yapıldı mı?
Daha da önemlisi: Kim yaptı?
Bu soruların hiçbiri açıklamada yok.
Ama “intihar” kelimesi hazır.
Ne hikmetse, bu ülkede silahla vurulan kadınların büyük bir kısmı, bir anda “kendi kendine ölmüş” oluveriyor.
Bu memleketin tek otopsi uzmanı İdris Deniz yurtdışındaydı.
Peki siz nasıl “intihar” dediniz?
Kim baktı?
Hangi uzman gördü?
Hangi rapor hazırlandı?
Hangi bulgu sizin bu kadar rahat konuşmanıza imkan sağladı?
Yoksa yine alıştığımız yöntem mi uygulandı:
Olayın gerçek niteliği ortada yokken, etiket hazır.
Her ülkede, her olayda, her prosedürde ilk şüpheli eş olarak değerlendirilir.
Bu bir önyargı değil, standardın kendisidir.
Ama bizde?
Koca serbest.
Hatta daha da garibi, cenaze apar topar Türkiye’ye gönderiliyor.
Neden?
Aile böyle istedi diye mi?
Soruşturma böyle rahat yürüsün diye mi?
Yoksa soruşturma fazla derinleşmesin diye mi?
Bu soru her şeyden tehlikeli.
Kim uyarıyor?
Neden uyarıyor?
Kimin adına uyarıyor?
Neyi saklamak istiyor?
Biri açıklasın:
Bir ölüm hakkında konuşmak neden yasak oluyor?
Bu, devletin değil, “devlet dışı güçlerin” refleksidir.
Yahu bu nasıl bir zihniyettir?
Bir kadın öldürülüyor.
Ölüm yeri: askeri lojman.
Peki soru ne oluyor?
“Burası askeri bölge… Bizim yetkimiz sınırlı…”
Nasıl yani?
Bu ülkenin toprağı değil mi?
Bu ülkenin polisi değil mi?
Bu ülkenin hukuku değil mi?
Askeri lojman dendi diye, orası artık KKTC sınırları dışında bir alan mı oluyor?
Devlet denilen şey, ülkesinin bir bölgesinde kendine yetkili değilse,
o devlet kâğıt üstündedir.
Ve işte esas problem de budur:
Bir kadın ölünce bile, “yetkimiz az” bahanesi üretilebiliyor.
Bu ülkede kadın cinayetleri istatistik değil, gerçek.
Adı var, yüzü var, yası var.
Ve biz her seferinde aynı rezaleti yaşıyoruz:
Erken etiket
Geç açıklama
Uzman yokken verilmiş karar
Tutuklanmayan şüpheliler
Susturulan komşular
“Askeri bölge” bahanesi
Hızla kaldırılan cenaze
Soru çok, cevap yok.
Ve en tehlikelisi:
Bu sessizlik artık sistematik.
Yıldırım’ın ölümü sıradan değil.
Bu olayda açıklanmayan çok şey var.
Ve kamuoyu artık şunu net şekilde biliyor:
Polis değil, gazeteciler konuşmaya zorlayınca gerçekler hareket ediyor.
Bu kabul edilemez.
Devletin görevi susmak değil, aydınlatmaktır.
Kadının ölümü, özellikle askeri bölgede gerçekleştiyse, şeffaflık daha da elzemdir.
İlayda’nın ölümü bir cümleyle geçiştirilecek türden değildir.
Gerçek ortaya çıkana kadar, bu toplumun bunu sormaya hakkı vardır:
İlayda nasıl öldü?
Kim susturuluyor?
Ve neden?
Bu sorular cevapsız kaldıkça, bu ülkenin hiçbir kadını güvende değildir.




















