InstagramKöşe Yazarlarımız

“Şu Çılgın Türkler” mi demiştiniz?







Hayatı boyunca “çekirdek devlet”le sıkı bağlar içinde çalışmış olan Turgut Özakman, “milli şuur” ateşini biraz daha körüklemek için bir de kitap yazmış, adını da “Şu Çılgın Türkler” koymuştu.

Kitap orijinal içerikli değildi, Osmanlı çöküşü, Anadolu direnişi gibi temaları resmi tarih çerçevesinde, o dile uygun biçimde tazeliyordu. Kendisini kof övgülerde bulmayı pek seven ezberci ahalimiz onu hızla bestseller yaptı. Yavan metinden sadece başlığı akılda kaldı.

Bir asır sonra sistemi habire kriz üreten Türkiye’nin kaotik “Yeni Yüzyıl” tablosuna bakınca nedense (!) akıllara “çılgın” yerine bambaşka sıfatlar gelmekte.

Ekonomik, hukuksal ve ahlaki krizleri yan yana yaşayan bir ülke. Her geçen gün yeni çürüme örneklerine uyanan bir toplum.

Mafyalaşma, kural tanımazlık, şirketlere el koymalar, sektörlerin içinden fışkıran cerahat; şuurunu her katmanda yitirmiş, kollektif şizofreniye sürüklenmiş, aydınıyla avamıyla “yalanda yaşayan” bir toplum.

Cezaevlerinde yarım milyona yakın mahpusun bulunduğu, bunlardan en az 20 bininin (Gülenci ve PKK’liler çoğunlukta ve arada İmamoğlu, Demirtaş, Mızraklı ve Soyer gibi siyasiler, Aysever ve Baransu gibi gazeteciler, Kavala gibi sivil toplumcular, Barım gibi sinemacılar da var) “siyasi” sıfatını taşıdığı, adalet sisteminin bir engizisyon mekanizmasına dönüştüğü ülke, epey bir süredir, “süreç” adı altında bir illüzyona da esir edilmiş durumda.

Bir kesim (CHP) cezaevi turnikesinde içeri atılmayı beklerken, bir başka muhalefet kesimi (DEM) “barış gelince demokrasi de gelecek, her yer güllük gülistanlık olacak” şarkısıyla neredeyse transa girmiş durumda.

Bu köşede birkaç kez şu tezi işlemiştim: Varoluşu, artırdığı baskı ile doğru orantılı olan bir rejimden herhangi bir alanda değişim, reform beklemek en büyük hayalciliktir. Havanda su dövmektir, boşa kürek çekmektir, kötülüğün ipiyle kuyuya inmektir.

Ama karşımızda “çılgın” Türkler var ya, ille de yanlışlıklarını bilmem kaçıncı kez tecrübe ederek, üstelik ondan ders de çıkarmadan devam edecekler.

Epey bir süredir, giderek bir parodiye dönüşmekte olan bir “süreç” izliyoruz. Gelişmeler, “düğme baştan yanlış iliklenirse”yi doğrular şekilde hızla bir tıkanma noktasına yanaşmakta.

Afra tafra ile, altı üstü boyanarak sunulan “süreç komisyonu”na, görev süresine günler kala, birbiriyle alakasız şarkılar söyleyen, AKP-MHP hariç birbiriyle hiçbir ortak noktası olmayan “parti raporları” sunuldu.

Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor ve bu durum, aslında, ülkedeki siyasi aktör gruplarının her birinin bambaşka gündemlerle ortalıkta arz-ı endam ettiğini gösteriyor. AKP ve MHP’nin gündemi, “PKK sorunu”nu araç haline getirip DEM’i iyice yanına çekmek, CHP ile arasındaki makası büyütmek ve anayasa ve seçim sisteminde mevcut iktidar yapısını kalıcı kılacak değişiklikler için bir “yerli milli cephe” kurmak.

DEM’in gündeminde, meseleyi “Kürt meselesi” kılmış talepler yerine, bir dizi laf kalabalığı içinde, sadece “Öcalan’ın özgürlüğe kavuşması” var. Öcalan’ın gündemi, liderlik konumunu pekiştirmek, “karar verici” konumunu korumak.

CHP’de gündem, komisyonun Kürt meselesini tartışması ve teklife bağlaması yerine, partili mahpusların serbest kalması, önce sistemin “normalleşmesi

Öbür yanda, ZP ve İYİP gibi milliyetçi muhalefet “kar topluyor” ve ortalığı malum resmi söylemle beslemeye devam ediyor.

Bütün bunlar olurken, ekonomik krizin iyice diz çöktürdüğü (ne kadar kaldıysa) orta ve alt sınıfların “haysiyetle yaşama” gündeminin, az önce andığım gündemle örtüşmesi elbette ki imkânsıza yakın.

Öncelikler konforlu alanda yaşayan siyaset esnafının her zaman olduğu gibi “şuur alanının” dışında. “Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgarına” şarkısını “çılgın Türkler”in siyasi temsilcileri en iyi temsil edegelmiştir.

Halk son derece huzursuz. Gündem kargaşasının açtığı makas toplumun “çılgın Türkler” kesiminde tribünlere bir öfke seli olarak yansıyor.

Bursaspor taraftarının Zana üzerinden açtığı hiddet vanasına Göztepe ve Samsunspor da eklendi, ona karşı Amedspor bir cephe açtı, araya Bursaspor’u destekleyerek ZP lideri Özdağ da girdi.

İsteyen provokasyon diyebilir, ama o kadar basit değil; Yalapşap başlatılan bir “süreç”, başarısız bir mühendislik projesine dönüştüğü ölçüde ortam giderek daha toksik bir hal alacak.

Bir yapay “tokalaşma” ile her şeyi üç liderin (Erdoğan-Bahçeli-Öcalan) emir-komuta zinciri içinde asgari şeffaflık – azami manipülasyon ile şark usulü yürütmeye kalkarsanız ikna olmamış insanlar da (hem Türk hem Kürt) burnundan solur, birbirine yakınlaşmak yerine daha da cepheleşir.

Kaldı ki, son siyasi söylemler de hâlâ “mesele alfabesi”nin A ve B harfleri üzerindeki münazaralarda dikkat çekiyor. AKP ve MHP raporlarında “Kürt sorunu” yok, “terör sorunu” var. DEM ise “günaydın” dedirtircesine, “neden bu raporlarda Kürt yok” diye şaşkınlık ifade etmekle meşgul. Aradan 14 ay geçmiş!

Son aylarda lideri Özel’in cesur çıkışlarıyla seçmende kısmi de olsa umut ışığı yakan CHP’nin hali de hazin. CHP Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır’ın “Türkiye’de ‘Kürt halkı’ diye ayrı bir siyasal özne yoktur. Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır” sözleri, Kürt kesiminde doğal olarak infiale yol açtı.

Derken, CHP lideri Özgür Özel, selefleri Baykal ve Kılıçdaroğlu’nun çizgisine U dönüşü yapıvermez mi? Edirne’de konuşurken esti yağdı Özel: “Meriç’i sıkı tutun. 15 Temmuz’da 2 bin FETÖ’cü yakalandı ya burada, bu darbeciler de günü gelince Edirne’den kaçmak isterse sıkı tutun serhat şehrini!”

Buna hem sağdan hem de soldan eleştiri yağdı, doğal olarak.

İHD’den Eren Keskin, “Oradan yüzlerce insan ‘kaçtı’. Demokrasisizlikten, kötü muameleden, işkenceden, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerden gitti. Giderken bazıları Meriç’te kayboldu. Nasıl yanlış bir konuşma bu!” dedi.

DEVA’dan ayrılan bağımsız, muhafazakâr milletvekili, hukukçu Mustafa Yeneroğlu da şunu yazdı:

Sayısız insanın dosyasını okumuş birisi olarak bunları belirtiyorum. Sadece sınır yakınında cezaevinde kaç anne çocuklarıyla birlikte yatmaktadır, haberiniz var mı? Ana muhalefet lideri olarak size yakışacak olan, onları da ziyaret edip bir de kendilerinden dinlemenizdir. Genelleyici ifadelerinizle ne kadar yanıldığınızı bizzat müşahede edip mahcup olacaksınız. Bugün eleştirdiğimiz sistemin en büyük kusuru, yargıyı bir sopa olarak kullanmasıdır. Eğer vaat edilen değişim sadece ‘sopayı tutan elin’ değişmesinden ibaretse, Türkiye bu fasit daireden asla çıkamayacaktır

Bu ülkenin İstiklal Marşı’nı yazan Mehmet Akif de ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Peşine polis takıldı. Ve bir sabah Mısır’ın yolunu tuttu. Uzak diyarlarda yıllarca vatan özlemi içinde yaşadı. Ömrünün son demlerinde İstanbul’a ‘ölmek’ için geldi. Çok geçmeden de gözlerini yumdu. Bu ülke böyle. Zulüm tarihinin her sayfası dolu. Nazım Hikmet, Mehmet Akif fark etmiyor…” diyordu bir başka X notu.

Kürt kesiminden gelen bir mesaj da şöyleydi:

Bahsettiğiniz Meriç’te insanlar, çocuklar boğularak can verdi. Ayarı bozulduğunda ses etmediğiniz kantar bugün sizi tartarken bas bas bağırıyorsunuz ama Özgür Bey. On binlerce masumun hakkına girildi. Yok yere kaç aile evladından, kaç evlat ailesinden mahrum bırakıldı. Gençler zindanlarda ömür tüketiyor. Çocuklar zindanlarda büyüdü. İnsanlar işlerinden oldu, diplomalar işlevsiz hale geldi. 1 kurunun yanında 1000 yaş yandı. Bir kere bile dönüp bakmadınız. Bir kere bile itiraz etmediniz. Bir kere bile demediniz ki yapmayın. Sizin canınız can da başkalarınınki can değil mi?

Kakofoni başka yerlerden de duyuluyor. Bir DEM kesimi hararetle Erdoğan ve Fidan arasındaki doğrulanmamış, muhtemelen hayali bir ihtilafı körüklüyor — sanki Fidan olur da görevde alınırsa ülke barış ile kucaklaşacakmış gibi (!)

Buna AKP cenahından cevap yetişiyor: “Suriye’de Mazlum Abdi ise bölücü mesajlarını tekrarlayarak entegrasyona direniyor, özerklik ısrarını sürdürüyor. Dışişleri Bakanımız, devletin bu konudaki duyarlılıklarını dile getirdiği için içeride ve dışarıda saldırıya uğruyor. Altını çizeyim, Cumhurbaşkanımız ve Fidan arasında bu konuda görüş ayrılığı yok. Bu tavır hem AK Parti hem MHP’nin çözüm raporunda aynen korunuyor. Onun için iki rapordan da rahatsızlar, öfkelerini Fidan’dan çıkarıyorlar” diye yazıyor Şamil Tayyar.

Bir diğer kesim de MHP raporunun adeta Bahçeli’nin irade ve bilgisi dışında yazılmış olduğunu iddia edebiliyor!

(Şunu da ekleyelim: Öcalan’ın son metinlerinde geçen Marxizm “değerlendirmeleri” ardından bir sol kesim — Kürt ve Türk — işi gücü bırakıp epeydir harıl harıl Marx ve kuramını tartışmakla, “ukalalık yarıştırmakla” meşgul. Bu kriz ortasında yaptıklarının meleklerin cinsiyetini tartışmaktan farkı yok. Polemik ortamı, Evanjelistlerin İncil, İslamcıların Kuran tefsirlerinden de farkı kalmamış durumda! Soyut dünyanın soyut bireyleri…)

Komisyon içindeki hiçbir parti diğerinde uzlaşma işareti taşıyan bir unsur göremiyor ve şikayetler, hatta tehditler birbirini izliyor.

CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun şu sözleri kargaşanın ne kadar derin olduğunu anlamak için aslında yeterli: “AKP ve MHP’nin yaklaşımlarıyla CHP’nin yaklaşımı arasında temel farklılıklar var. Demokratikleşme, adaletle ilgili sorunların giderilmesi noktasında bir çerçeve ortaya koymayacakları anlaşılıyor. Farklılıkların nasıl giderileceği konusuna, doğrusunu isterseniz benim de bir fikrim yok

Bu hengamede eğer fikri olan birileri varsa, onlar da Erdoğan ve Bahçeli. “Süreç” eğer istedikleri meyveyi vermezse, ülke 2026’da çok daha kapalı, karanlık bir havaya bürünecek, bu kesin.

Meyve” nedir peki?

Süreç” bahanesiyle zaman kazanmak, mevcut iktidar bloğunun bekasını sağlayıcı her türlü siyasi ve hukuki adımı, her türlü imkân ve cihazı kullanarak bir yerli-milli cephe oluşturmak.

DEM bunun farkına vardı, ama çok geç, “süreç” onun için bir kıskaçtır artık.

Bitmedi. İktidar ittifakının duruma hâkim olmadığını düşünenler için, yeni bir gözlem alanı var şimdi. “Reform” adı altında iktidar medyasında pazarlanan, ama reformla uzaktan yakından alakası olmayan, buram buram seçim popülizmi kokan 11. Yargı Paketi Meclis’e geliyor.

Meslektaşım Hilal Köylü’nün yazdığı gibi, “Covid Affı olarak bilinen ve ilk aşamada 55 bin kişinin tahliyesiyle sonuçlanacak düzenleme pakette yer alıyor. Kamuoyunda ‘sansür’ olarak bilinen bant daraltma uygulaması için Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun eli daha da güçlendiriliyor. Muhalefetin itirazlarıyla bakalım pakette ciddi bir değişiklik olacak mı?

Yaşananlar, önüne kim çıkarsa yutmaya gebe bir girdaptır. Zaten 2013’ten bu yana geçen zaman dilimi bir karartma, ezme, susturma kronolojisi değil mi?

O “Çılgın Türkler” olup bitenleri narkoz yemiş gibi seyretmedi mi?

Şu Çılgın Türkler” mi demiştiniz? “Çılgın” kelimesinin yerine hangi sıfatı yerleştireceğiniz artık size kalmış.













Başa dön tuşu