Kıbrıs’ın AB Dönem Başkanlığı: Doğu Akdeniz’de Bir Stres Testi Daha

Sıkıcı bir konuya el attığımı biliyorum. Elli yıllık bir kördüğüm var karşımızda. Ama nasıl bakarsanız bakın, bu kördüğüm insanların kaderini etkilemeye devam ediyor.
Jeopolitiğe hükmedenler, ondan başkasını görmeyenler için sıradan insanların varlığı önemsizdir. Oysa asıl önemli olan, sessizler ve onların sesi, mağdurlar ve onların bitmeyen beklentileridir.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1 Ocak’tan itibaren altı ay boyunca AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı üstlenmesi, teknik bir takvim rotasyonunun ötesinde, Türkiye–AB ilişkileri ve Doğu Akdeniz dengeleri açısından kritik bir stres testi anlamına geliyor.
Enerji güvenliği, savunma iş birliği ve deniz yetki alanları gibi dosyaların ön plana çıktığı bir dönemde Lefkoşa’nın hem AB gündemini şekillendirme hem de Ankara üzerindeki baskı araçlarını çeşitlendirme kapasitesi dikkatle izlenmek zorunda.
Kıbrıs meselesi 1960’taki bağımsızlıktan bu yana etnik gerginlikler, garantörlük anlaşmaları ve dış müdahaleler üzerinden biçimlendi.
1974’teki Türk askeri müdahalesiyle ada fiilen ikiye bölündü. Ancak AB’nin 2004’te yalnızca Rum kesimini tüm ada adına üye yapması, müzakere mekanizmasını kalıcı bir asimetriye dönüştürdü.
Hadisenin kültürel boyutunda ise inat ve maksimalizm, kilitlenmeyi kronikleştirdi. Kıbrıs ve Balkanlar’da “inat” hem oyun kurucu hem de oyun bozucu olagelmiştir. Kuşaklar ve dünya değişti, ama o cephede hiçbir şey değişmedi.
AB’nin beslediği bu asimetri, bugün karar mekanizmalarında somut sonuçlar doğuruyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi, Ankara’nın AB süreci dahil tüm ilişkilerinde veto hakkına sahip.
Dönem Başkanlığı gibi sembolik yetkilerin ötesinde bu durum, Türkiye’nin Avrupa siyasetinde stratejik tıkanma noktası oluşturuyor.
AB Konseyi Dönem Başkanlığı her ne kadar Lizbon Antlaşması’yla zayıflamış olsa da hâlâ önemli güçler elinde.
Lefkoşa, bir yandan Bakanlar Konseyi toplantılarının gündemini belirleme ve dosyaların hızını tayin etme imkânına sahip. Aynı zamanda üye devletler arasında arabuluculuk yaparak karar metinlerinin nihai dilini şekillendirebiliyor.
Son olarak, Parlamento ve Komisyon’la yürütülen “üçlü görüşmelerde” uzlaşının sınırlarını çizen taraf yine o olacak.
Dolayısıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dönem başkanlığını kendi ulusal önceliklerini AB’nin genel siyasi çizgisine yedirme fırsatı olarak görmesi sürpriz sayılmaz.
Özellikle Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve enerji arama faaliyetlerinin AB belgelerinde daha belirgin biçimde yer alması bu dönemde olası.
Türkiye’nin diplomatik olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımama politikası uzun süredir riskli bir alan yaratıyor.
Ankara’nın resmî Konsey formatlarında yer almaması, anlatı alanını tamamen Lefkoşa ve Atina’ya bırakıyor.
Böylece Türkiye’nin “sorunlu aktör” imajı kurumsal metinlerde kalıcı hale geliyor.
Bugün tartışmaların merkezinde yine tanıdık başlıklar var; Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi ve göç iş birliği, enerji, ulaşım ve savunma mekanizmaları, ayrıca NATO–AB iş birliğinde Türkiye’nin rolü.
Lefkoşa, bu dosyaları Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleri, “Mavi Vatan” doktrini ve Kuzey Kıbrıs’ın statüsüyle doğrudan bağlantılı hale getirmeye çalışıyor.
Özellikle AB’nin enerji belgelerinde Rum yönetiminin ilan ettiği münhasır ekonomik bölgenin tescil edilmesi, Ankara’nın tezlerini gölgelemeye hizmet ediyor.
Sonuçta teknik dosyalar giderek jeopolitik ihtilafların rehinesi haline geliyor. Bu durum, “pozitif gündem” söylemini zayıflatıyor ve ilişkileri sürekli kriz diplomasisine hapsediyor.
Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları bir zamanlar çözüm için teşvik unsuru olarak görülmüştü; bugünse yeni bir bloklaşma dinamiğini besliyor. Kıbrıs’ın Dönem Başkanlığı bu bloklaşmayı üç yönden derinleştirebilir.
İlki, enerji başlığında: Rum yönetimi, ExxonMobil, ENI ve Total gibi şirketlerle yürüttüğü sondaj faaliyetlerini AB’nin enerji güvenliği söylemine entegre etmeye çalışıyor.
İkincisi, savunma ve güvenlik alanında: Kıbrıs ve Yunanistan, AB’nin ortak savunma projelerinde Türkiye’yi sistematik biçimde dışarıda bırakma çabasında.
Üçüncü boyut ise diplomasi; Fransa başta olmak üzere bazı üyeler, Doğu Akdeniz gerilimini “Avrupa egemenliğinin sınanması” olarak kodlayarak, Türkiye ile yaşanan ihtilafları bir “birlik dayanışması testi”ne dönüştürüyor.
Bu anlatı güç kazandıkça, Ankara’nın diplomatik manevra alanı daralıyor. Üstelik Türkiye’nin “Mavi Vatan” doğrultusundaki adımları, Libya’dan Lübnan’a ve Suriye sonrası pozisyonlara kadar, bu daralmayı daha da derinleştiriyor.
Ortaya çıkan tablo, ABD, AB, NATO, İsrail, Ankara, Atina ve Lefkoşa arasında son derece karmaşık bir irade savaşını andırıyor.
Türkiye açısından riskler net ama çok katmanlı. Ankara, AB söyleminde “istikrarsızlaştırıcı unsur” olarak kalıcı biçimde kodlanıyor.
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize ve savunma iş birliği gibi alanlarda Rum kaynaklı tıkanmalar “yeni normal” haline geliyor. Kuzey Kıbrıs’ın enerji ve deniz yetki alanları bağlamında masaya dahil edilmesi yerine, daha da görünmezleştirilmesi söz konusu.
Türkiye kamuoyunda ise AB perspektifine ilişkin zaten zayıflamış stratejik rasyonel giderek aşınıyor, karşılıklı kopuş söylemleri sertleşiyor.
Yine de kırılgan ama mümkün bir alternatif senaryo var. Gerilimin sınırlı tutulduğu, Brüksel–Ankara hattında iş birliği alanlarının tamamen çökmesine izin vermeyen bir yönetim biçimi.
Ancak bunun için hem AB içindeki Türkiye karşıtı söylemi yumuşatacak hem de Ankara’yı kapsayıcı bir zemine çekecek yaratıcı diplomasi gerekir — ama bu zekâ ortalıkta yok.
Jeopolitik salonda filler tepişirken olanlar karıncalara oluyor.
Milliyetçi kimliklerin çatışması Ankara, Lefkoşa ve Atina arasında bir bilek güreşine dönüyor; ama olan, adanın kuzeyinde, on yıllardır güneydekilerin sivil haklarından mahrum yaşatılan, federal çözümü özleyen, vazgeçmeyen “gerçek adalı”, “hakiki yerli” Kıbrıslı Türklere oluyor.
Son on yılda yayılarak devam eden “kronik kriz hali” daha ne kadar zaman “sürdürülebilir” olacak?
Bunu büyük ölçüde, yaşlanmış ve yoğun ama başarısız “siyasi mühendislik” girişimleriyle yorgun düşmüş karar verici Ankara “büyüklerinin” tercihlerinden anlayabileceğiz.



















