InstagramKöşe Yazarlarımız

Aşağılamakla Yönetmek, Bağırmakla Sorumluluktan Kaçmak







Aşağılamakla yönetmek, bağırmakla sorumluluktan kaçmak mümkün değildir.

Atanmış Başbakan, kameraların önünde koca koca müteahhitleri, üst düzey bürokratları karşısına alıyor; parmak sallıyor, azarlıyor, sesini yükseltiyor. “Neden bitmedi hastane?” diye soruyor, ardından da ekliyor: “Sövmeleri ben duyuyorum

Bu cümle, bir yöneticinin çaresizliğinin, acziyetinin ve sorumluluktan kaçma refleksinin özetidir.

Verilmek istenen mesaj nettir:

Bakın, suçlu ben değilim. Bana böyle söylediler. Ben de halka öyle söyledim

Yani başarısızlığın faturasını aşağıya kesen, kendini ise kameralar aracılığıyla aklamaya çalışan bir siyasi tiyatro izliyoruz.

Oysa devlet dediğiniz yapı, “bana böyle dediler” diyerek yönetilmez.

Bir devlet ihalesinin nasıl sonuçlanacağı, bir kamu projesinin hangi sürede biteceği, bir hastanenin ne zaman hizmete gireceği; müteahhidin keyfine, bürokratın rahatına ya da kulis dedikodularına bağlı değildir. Bunlar; iyi planlama, sıkı denetim, net sözleşmeler, yaptırımlar ve kararlı bir idarecilik meselesidir. Kısacası yönetenin işidir.

Eğer bir başbakan çıkıp da, “Ben iyi yönetemiyorum, bana ne söylenirse ona inanıyorum, ben de halka aynen aktarıyorum” diyorsa; o kişi ne iyi bir idarecidir ne de yönetici vasfına sahiptir. Bu, itiraf niteliğinde bir açıklamadır. Ama ne yazık ki itiraf, sorumluluk almayı değil; sorumluluktan kaçmayı amaçlamaktadır.

Kameraların önünde “mahalle abisi” edasıyla insan azarlamak, devlet yönetimi değildir. Bu; ucuz bir şovdur. Devlet ciddiyeti, bağırmakla; otorite, parmak sallamakla kurulmaz. Devlet adamlığı, öfkeyi değil aklı, gösteriyi değil sistemi, suçlamayı değil çözümü gerektirir.

Asıl soru şudur;

Bu hastane neden bitmedi?

Hangi sözleşme imzalandı?

Hangi yaptırımlar uygulanmadı?

Hangi denetim mekanizması çalıştırılmadı?

Hangi gecikmenin hesabı sorulmadı?

Eğer bu soruların cevabı yoksa; kameralar önünde sergilenen öfkenin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü gerçek yönetici, krizi kameralarla değil, dosyalarla; bağırarak değil, karar alarak çözer.

Bir de işin daha vahim tarafı var:

Bu tür çıkışlar, kamuoyunu “Ben de mağdurum” algısına ikna etme çabasıdır. Oysa halk, mağdur başbakan istemez; çözüm üreten, sorumluluk alan, sözünün arkasında duran yönetici ister. Sövmeleri duymak değil, hesap sormak ister.

Bugün müteahhidi, yarın bürokratı azarlarsınız. Peki ya sonra?

Sonra geriye bitmeyen hastaneler, aksayan hizmetler, çürüyen kurumlar ve güvenini yitirmiş bir toplum kalır.

Devlet yönetimi; mikrofon önünde güç gösterisi yapmak değildir. Devlet, ciddiyet ister. Devlet, liyakat ister. Devlet, disiplin ister. Ve hepsinden önemlisi; sorumluluk alabilen yöneticiler ister.

Aksi halde geriye sadece pespaye bir tablo kalır:

Yönetemediğini bağırarak gizlemeye çalışanlar, devlet adamlığı ile mahalle kabadayılığı arasındaki farkı hâlâ kavrayamayanlar ve her başarısızlığın ardından “bana öyle dediler” diyerek koltuğunu korumaya çalışan atanmışlar…

Ve ne yazık ki bedelini yine halk öder.















Başa dön tuşu