Zehirlenen Kelimeler, Zehirlenen Siyaset

Ne var ki CTP’nin yeni Genel Başkanı Sayın Sıla Usar İncirli’nin Ankara ziyareti akabinde sarf ettiği sözler, yalnızca kendisine yüklenen beklentileri boşa çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda CTP siyasetinin hangi eksene savrulduğunu da bütün çıplaklığıyla ifşa etmiştir.
Mesele bir kelime değildir. Mesele bir cümlenin bağlamından koparılıp koparılmaması da değildir. Mesele, bir zihniyetin açığa çıkmasıdır.
Toplumsal bir talebi, tarihsel bir mücadeleyi, uluslararası hukukta karşılığı olan bir kavramı; salt Ankara’daki iktidar hoşlanmıyor diye “zehirli” ilan etmek, siyasetin değil, faydacılığın ve teslimiyetin dilidir.
Bu, ilkesizliğin kelimeye bürünmüş hâlidir. Daha da vahimi, bu yaklaşımın bir “stratejik akıl” gibi pazarlanmaya çalışılmasıdır. Oysa burada strateji değil, açık bir eksen kayması söz konusudur.
CTP’nin tarihine bakıldığında, “zehirli” denilen kavramların bu toplumun varoluş mücadelesinin yapı taşları olduğu görülür. Federasyon, Kıbrıs Türk toplumu, iki toplumlu iki bölgeli çözüm…
Bunlar birilerinin keyfine göre ağızdan düşürülüp sonra tekrar hatırlanacak süs kelimeler değildir. Bunlar bedel ödenerek savunulmuş, uluslararası zeminde karşılık bulmuş,
Kıbrıslı Türklerin dünyayla bağını koparmayan kavramlardır. Bugün bu kavramları Ankara’da rahatsızlık yaratıyor diye sorunlu ilan eden bir anlayış, yarın hangi talebi, hangi değeri gözden çıkaracaktır?
Adaya dönüşte takınılan “sözlerim cımbızlandı” tavrı ise bu savrulmayı örtmeye yetmemiştir. Aksine, inandırıcılığı daha da zedelemiştir.
Çünkü bu ülkede insanlar artık cümlelerin nasıl cımbızlandığını değil, niyetlerin nasıl gizlendiğini iyi biliyor.
Siyasetçinin sorumluluğu, söylediği sözün arkasında durabilmektir; o sözün yarattığı rahatsızlığı basın mensuplarına ya da kamuoyuna fatura etmek değildir.
Bir an için, iyimser bir varsayımla, denilen cümlenin gerçekten bağlamından koparıldığını ve iddia edildiği niyetle söylenmediğini kabul edelim.
Peki ya sorun tam da burada değil mi? Bir CTP Genel Başkanı, hangi bağlamda olursa olsun, bu toplumun temel çözüm parametrelerini tartışmalı, sakıncalı ya da “zehirli” olarak niteleyebilecek bir dilin içine nasıl düşebilir?
Bu dil, farkında olunarak mı kullanılmıştır, yoksa artık içselleştirilmiş bir uyum refleksinin sonucu mudur?
Asıl soru şudur: CTP, siyaseti Ankara’nın hassasiyetlerine göre ayarlayan bir partiye mi dönüşmektedir, yoksa Ankara’ya rağmen Kıbrıslı Türklerin iradesini savunan bir siyasi hat mı inşa edecektir? Çünkü iki yol aynı anda yürünemez.
Hem “toplumun partisiyiz” deyip hem de toplumun en temel taleplerini, başkalarının rahatsızlık eşiğine göre tasnif edemezsiniz.
Bugün kelimeler zehirleniyorsa, yarın talepler susturulur. Bugün kavramlar feda ediliyorsa, yarın haklar pazarlık konusu yapılır. Siyasetin görevi gerilimden kaçmak değil, hakikati savunmaktır. Rahatsızlık üretmeyen siyaset, değişim yaratmaz; sadece mevcut tahakkümü yeniden üretir.
CTP’nin geçmişi, bu toplumun hafızasında hâlâ saygı gören bir mücadele mirasıdır. Ancak o miras, susarak, eğilerek, “yanlış anlaşılmayalım” diyerek korunamaz. O miras, ancak netlik, cesaret ve ilke ile taşınabilir. Aksi hâlde geriye kalan şey, adı büyük ama iradesi küçük bir siyaset olur.
Bugün mesele Sıla Usar İncirli’nin bir cümlesi değildir. Bugün mesele, Kıbrıslı Türklerin siyaset sahnesinde özne mi, yoksa edilgen bir yan unsur mu olacağıdır. Ve bu sorunun cevabı, “zehirli” denilen kelimelerde değil; o kelimelerden korkan zihniyettedir.



















