İşte Filler İşte Karıncalar

Türkiye’de “süreç” denilen tuhaflık dolu alaturka gelişme çarşafa dolanırken, Suriye’nin Kürt bölgesi Rojava birkaç hafta içinde Şam güdümündeki HTŞ eksenli cihatçı birimler ve onlarla iş birliği içindeki çetelerin saldırı odağı haline geliverdi.
Tam bir “arapsaçı”
Türkiye’nin kriz nedeniyle gitgide aşırı milliyetçiliğe sürüklenen elit “beyaz” kesimleri bir nevi “oh olsun” havasına girerken, toplumun orta ve alt katmanlarında her daim canlı olan Kürt düşmanlığı katmerlenmiş olarak ortaya çıktı.
Bu arada, Kürtler arasında şimdiye kadar yaşanmamış bir “liderlik” sorgulaması, yenilgi analizi, çıkış yolu arayışı ve iç parçalanma su yüzüne vurdu.
Neler duyuluyor neler. Kaba milliyetçi Türk kesiminin umursamazlık ve saldırganlık karışımı söylemi zaten malum, beklenen bir şeydi. Genelde ortalığı saran Türk-Kürt lumpen dili de.
Ama sol muhalefet ve Kürt cenahındaki laf kalabalığı ayrı bir konu. Öcalan taraftarları ortaya çıkan kaos, tıkanma ve “gerileme” halini izah etmeye çalışırken, özellikle “kurucu önder”in kutsallığına dokundurtmama derdinde.
Bir başka kesim ise –çetrefilli hatta kendilerinin bile anladığı şüpheli– sözde “akademik” tahlillerle gelişmelere berraklık getirdiğini sanırken, her şeyi daha da anlaşılmaz kıldığının farkında mı, emin değilim.
Oysa, Ekim-Kasım 2024’te Bahçeli eliyle başlayan “süreç” ile paralel olarak Esad’ın çöküşü olayından sonra yaşananlar, dünyanın içine sürüklendiği “Yeni Kaos Düzeni” resmine bakanlar için hiç de şaşırtıcı değildi.
Türkiye’nin ve bölgenin uyurgezer halde tutulan, cüzdan derdine düşmüş, sansürle bilgi kanalları köreltilmiş Türk veya Kürt “kara kalabalıkları”, demode kanaat önderleri ve propagandistlerin de gayretiyle, “bazı şeylerin” düzeleceğine inandırıldılar.
Haliyle, bugün itibarıyla yaşanan derin hayal kırıklığı ve öfke hali de sadece kutuplaşmayı, bölünme hatlarını, milliyetçi radikalleşmeyi besliyor ve besleyecek.
Sert veya yumuşak despotların tam da arzu ettiği budur.
Yeni dönemde şu gerçek iyice ortaya çıktı: Sahada, yerel veya ulusal düzlemde eskiden etkili olan sosyal dinamikler artık geçerliliğini yitirdi. Kitlelerin bir kısmı kendilerini yalan satan otokratlara teslim etmiş durumda, koyun gibi güdülmekteler.
Kendilerini mevcut iktidar düzenlerine karşı alanda mevzileyen kesimler ise, diğerlerinin duyarsız bakışları altında, gitgide hırpalanmış, ezilmiş, sesleri kısılmış ve en önemlisi, lidersiz ve pusulasız olarak, paramparça yaşamaya mahkûm bulmaktalar.
Şunu kabul edelim: Bu yeni kaos dönemi, pek çok ülkede çoğulculuk, kurumsal uyum ve iş birliği, liderlik katmanlarında istişareye dayalı yönetim tarzının tamamen berhava olması anlamına geliyor.
Dünyanın dört yanı, kuvvetler ayrılığının düşmanı olarak yetki ve iktidarı elinde toplama hırsıyla hiçbir adımı atmaktan çekinmeyen otokratlar tarafından yavaş yavaş işgal edilmekte.
Bu eğilim güç kazandığı ölçüde uluslararası ilişkiler ve jeopolitik dengeler de tamamen en tepedeki kişilerin karar ve talimatlarına indirgeniyor. Pragmatizmin iyice düzleştiğini, dediğim dedikçiliğin tırmanışta olduğunu kabul etmeliyiz…
Mesele bu kadar basit. Ve izlediğim, gördüğüm “derin” analizler, bu temel boyutu olanca basitliğiyle göz ardı ettiği ölçüde, geçersiz ve “çağdışı” ve demode.
Sadede geleyim.
Hatırlarsınız, Suriye’de Halep çatışmaları tırmandığı bir sırada, Beyaz Konut’ta (WH) Başkan Trump basın toplantısındaydı.
Sorular yağmur gibi yağarken elini kaldırdı, “Ben gidiyorum, çünkü çok sevdiğim Başkan Erdoğan ile görüşmem var” dedi ve hızla gözden kayboldu.
Sahadaki dinamiklere bakarak “Ankara-ABD ilişkileri çökme noktasında”, “Bahçeli-Erdoğan arasında bozulan ilişkiler” veya “Yok canım, SDG’nin arkasında ABD olduğu sürece Türkiye Rojava’ya hiçbir şey yapamaz” diyenler için en güçlü çalar saat bu olmalıydı.
Sonrası malum: Temsilci Barrack bir dizi toplantıyla Kürtlerin federal Suriye taleplerinin ipini çekti, “entegrasyon” baskısı altında Şam’a göstermelik bazı kültürel haklar için sözde adımlar atıldı ve Türkiye’deki “süreç” de DEM’in tüm inkarına rağmen tamamen Suriye/SDG meselesine senkronize olduğu için, onun kaderi de ezici çoğunluğu Sünni-Türk milliyetçisi olan “Süreç Komisyonu”nun hareketine indirgendi.
En son olarak dün (28 Ocak) İletişim Başkanlığı’nın Ankara mahreçli açıklamasını görünce bütün bunları bir kez daha düşündüm.
HTŞ eksenli Şam yönetimi ile SDG arasında süren pazarlık Ankara ve muhtemelen de Riyad’ın “uzaktan kumanda” hamleleriyle çıkmaza gireli beri devreye giren Trump-Erdoğan telefon trafiği “gerçek ve nihai karar mekanizması” olarak yoğunlaşmış ve iki lider bir kez daha ayrıntılı olarak Suriye dizaynını konuşmuşlardı.
Açıklamada şu bölüm olup bitenleri aşırı yorumlarla anlatmaya çalışanlara, özellikle de iktidar kesiminin “anti emperyalist” söylemine inananlara sille niteliğinde bir ders gibi:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmede, Türkiye ile ABD arasındaki iş birliğini geliştirmek için adımlar atmayı sürdüreceklerini, ilişkilerin her alanda ileri taşınmasının iki ülkenin de müşterek menfaatine olduğunu ifade etti.
Cumhurbaşkanımız, Türkiye’nin komşusu Suriye’de ateşkes ve entegrasyon anlaşmasının tam olarak uygulanmasına büyük önem verdiğini, bu konuda ABD ve Suriye makamlarıyla eş güdüm içinde süreci yakından takip ettiklerini belirtti”
Bu kısmı okuyunca, yakın geçmişe bakarak, özellikle Kürt kesimlerin kısmen de Türkiye solunun, Bahçeli’nin söz ve eylemlerine takılıp kalmak yerine, onu “Sayın Bahçeli” mertebesine yükseltmek yerine asıl Erdoğan’ın temkinli, arka plan duruşuna odaklanmak, cevapları orada aramak, kaçırılmış bir fırsat olarak iyice ortaya çıkmakta.
Baştan beri bariz olan şuydu: Trump ile Erdoğan arasındaki kemikleşmiş ilişki, gerek Türkiye’deki “süreç” gerekse Suriye’deki SDG talepleri açısından yedekte tutulan bir olguydu. PKK’yi feshettirme, DEM’i ise hem CHP’den iyice koparma hem de günün sonunda pasifize etme rolünü Bahçeli üstlendi.
Ve her iki lider de kim ne derse desin teslim etmek gerekir ki, baştan beri hep net bir yol haritası sundular, vaatleri hep keskin şartlara bağlı oldu, değişmedi ve sonuna kadar tutarlı kaldı.
Savrulan, yalpalayan ve oraya buraya çarpan ise, pazarlıktaki muhatapları oldu. Sonuçta, her iki ülkedeki “süreçler” –mesele eğer Kürtleri dar bir hak alanına hapsetmek ise– başarılı bir iktidar kurgusunu tescilledi. Kürt talepleri en iyi ihtimalle belirsiz bir geleceğe ertelendi.
Özetle: Bundan sonraki gelişmeler tamamen Trump-Erdoğan ekseninde, bir yanda Netanyahu’nun sert dinamikleri, öbür yanda Riyad’ın Sünni egemenlik hülyaları eşliğinde, “kişilerin insafına” kalmıştır.
Saydıklarım, demokrasi alerjisi -“nefreti” demeyelim, kibarlık olsun- ile ön plana çıkan siyasi şahsiyetler (ve aileler).
Yeni bir dünya mümkün olacaksa, ancak ve ancak onların iktidar koltuğundan inmesi ile mümkün olacak. Bu da olanlara bakılırsa, gitgide zorlaşan bir manzara.
İtirazlar olabilir, anlarım, ama durum olanca basitliğiyle budur.



















