InstagramKöşe Yazarlarımız

Değişen Dünya ve “Kör İnat”: Türkiye Üçüncü Tarihi Fırsatı Da Kaçırıyor







Tarih, en kritik kırılma ve dönüşüm anlarındaki yazım sürecinde arka odaya çekilip bekleyenleri affetmiyor. Bu eskiden de böyleydi, şimdi de gelecekte de böyle.

Hafta sonu düzenlenen geleneksel Münih Güvenlik Konferansı, küresel çalkantı ve belirsizlik sürecinin sürekli tırmanışta olduğu bu dönemde böyle bir tarihi dönemeç anına kendisini yazdıran bir gelişme oldu, kayıtlara da böyle geçecek.

Toplantının başlığı da bu tedirgin ruha ayna tutan cinstendi: “Under Destruction” (Yıkım Altında)

Oturumlara ABD-AB sürtüşmesi damgasını vurdu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun beklenen konuşması, her ne kadar, pragmatist(!) AB zevatı tarafından ayakta alkışlansa da kısa bir sürede içeriğinin Trump veya yardımcısı Vance’ın konuşmalarından farklı olmadığını gösterdi.

Konferans Türkiye’de Suriye eksenindeki gelişmeler üzerinden izlendi. Çünkü beklenmedik bir şekilde SDG Komutanı Mazlum Abdi ile Rojava’nın fiili “dışişleri bakanı” İlham Ahmed de delegeler arasında, üstelik olağanüstü bir görünürlük ve kucaklaşmalar eşliğinde yerlerini almışlardı. Bol bol da mülakat verdiler.

Toplantılara 50’den fazla devlet başkanı, 100’e yakın bakan katıldı. Batı dünyasının en önde gelen aktörlerini, AB ve NATO gibi yapıları, Trump ABD’sini buluşturan platformda lider ve sözcülerin hemen her konuşması hem bir ayrışmayı hem çelişkileri, derinleşen “makro bakış” ayrılıklarını, hem de kesif huzursuzluğu yansıtmaktaydı.

Macron, Merz, von der Leyen, Sanchez, Hillary Clinton, Stubb, Sikorski, Starmer, Gavin Newsom, Fredriksen ve daha niceleri.

Peki Türkiye?

Büyük Türkiye” söylemini her platformda (özellikle yerli ve milli tribünlere karşı) yineleyen bir ülke olarak, bu kritik etkinlikte yalnızca Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve MİT Başkanı İbrahim Kalın ile temsil edildi (Yanlarında Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç ve Savunma eski Bakanı Hulusi Akar da vardı)

Kısacası Cumhurbaşkanı, dışişleri bakanı veya savunma bakanı seviyesinde bir katılım olmadı. Ve daha ilginci, sonradan anlaşıldı ki, “bilinmeyen” bir nedenle Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Suriye paneline katılmaktan vazgeçti.

Türkiye’nin son yıllardaki dış politika söylemi, malum, bölgesel ve küresel bir güç olma iddiası üzerine kurulu.
Masada olmayan menüde olur” söylemi, “dünyanın beş kıtasında aktif diplomasi” vurgusu ve “oyun kurucu ülke” tanımlamaları sürekli tekrarlanan sloganlar.

Fakat Münih’te yaşanan tablo, bu iddiaların ne kadar sorunlu olduğunu acımasızca gözler önüne serdi. Ankara açısından retorik ile realite arasındaki makas son dönemde belki de hiçbir zaman bu kadar açılmamıştı.

Böyle tarihi bir anda, adı “güvenlik” olan ve dünyanın en önde gelen karar vericilerini karanlık bir konjonktürde buluşturan toplantıda görünürlüğü maliye bakanı üzerinden sağlamak, yalnızca diplomatik bir eksiklik değil, Türkiye’nin uluslararası arenada ciddi bir temsil krizi yaşadığının skandal boyutundaki kanıtı.

Görünmezlik” hali gözlerden kaçar gibi değildi.

ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ve SDG komutanı Mazlum Abdi arasındaki üçlü buluşma dünya basınında manşet olurken, Macron ve Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul ve diğerlerinin Abdi ve Ahmed ile fotoğraf kareleri dünya medyasına servis edilirken Türkiye’nin bu kritik Suriye gündemindeki yokluğu sessizce not edildi (çok umursandı mı, üzüntü yarattı mı, orası ayrı bir soru işareti)

Bu toplantıda sergilenen “dostlar alışverişte görsün” tavrı sadece diplomatik bir hatayı değil, stratejik bir fiyaskoyu da işaret etmekte.

Peki, Türkiye neden bu kritik platformda yoktu?

Birkaç olasılık var. İlki, Erdoğan yönetiminin bilinçli bir tercihle konferansı önemsiz gördüğü ve “Batı merkezli” bulduğu için dışişleri veya cumhurbaşkanlığı düzeyinde katılım göstermediği.

Bu yaklaşım, son yıllarda Türkiye’nin Batı kurumlarına karşı geliştirdiği mesafeli duruşla uyumlu.

Önceleri “değerli yalnızlık” sonraları da “stratejik özerklik” diye açıklanan bu tavır, küresel diplomasinin hala NATO, AB ve Atlantik ekseni üzerinden şekillendiği bir dünyada, hele şu kaotik konjonktürde bir intihar teşebbüsü gibi görünmekte.

İkinci olasılık: Mazlum Abdi ve İlham Ahmed gibi Türkiye’nin “terörist” ilan ettiği isimlerin konferansa davet edilmesi, Ankara’nın öfkesini çekmiş ve “küskünlük” yaratmış olabilir.

Diplomatik kulislerde dile getirilen bu senaryo, Şimşek’in son dakikada panelden çekilmesini de izah ediyor.

Fakat, küresel oyundaki meydan okumaları beğenmediği için söz söylemekten dahi kaçınan, maksimalist ve dolayısıyla “sorunlu müttefik” algısını daha da pekiştiriyor.

Üçüncü ve belki de en olası açıklama, Türkiye’nin diplomatik kapasitesinin aşınmışlığı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın gündemi, bölgesel krizlerin yoğunluğu, iç siyasi hesaplar veya yukarıdan gelen talimatlarla Münih’i kapsamamış olabilir.

Fakat bu da ayrı bir skandal: Eğer Türkiye, küresel gündemin belirlendiği 60 ülkenin liderini bir araya getiren bir etkinliğe katılacak kapasiteyi bulamıyorsa, ülkenin bir zamanlarki saygın dışişleri kurumu devre dışı kalmışsa, o zaman “büyük güç” söylemi de zaten çökmüş oluyor.

Münih’teki bu görüntü, geniş bir gerçeğin sembolü. Dünya yeni bir düzen inşa etmeye çalışırken Türkiye treni bir kez daha kaçırmakta. Konferansın teması mevcut küresel sistemin çatırdadığı; yeni güç dengeleri, ittifaklar ve kuralların şekillendiği bir dönemin ifadesiydi.

Bu yeniden yapılanma sürecinde masada olmamak, kulak vermeyi ve ağzını açmayı reddetmek, yeni kurallara uyum sağlamak zorunda kalmak anlamına gelecek.

Bitmedi, dahası var.

AB liderlerinin Münih Konferansı öncesinde Belçika’da Alden Biesen Şatosu’nda “rekabet gücü” temasıyla bir araya gelmesi ve buradan yansıyan tartışmalar ve kararlar da her zamanki gibi kendi içine kapalı kalan Türkiye’de doğru dürüst haber bile olmadı.

Ankara’nın bu zirveye ne kadar önem verdiği de derin şüphe konusu. Oysa, buradan yansıyan görüşlerin ekonomik krizle boğuşan Türkiye’yi birebir ilgilendirdiği gün gibi aşikâr.

ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Özgehan Şenyuva’nın geçen gün okuduğum yazındaki yorumları, “biz bize benzeriz” tercihindeki Ankara’yı nasıl bir olumsuzluk dalgasının beklediğini yeterince anlatmakta.

Onun aktardığına göre gayri resmi zirve bağlayıcı karar çıkarmasa da önemli sinyaller verdi: “Eksik tek pazardan gerçek tek pazara” geçiş çağrısı kabul edildi; savunma, uzay, temiz teknoloji, yapay zekâ ve ödeme sistemlerinde “Avrupa tercihi” geniş mutabakatla benimsendi.

Fransa’nın başını çektiği bazı AB ülkeleri Çin rekabetini öyle kesebilecekleri ümidiyle özellikle alımlarda Trump örneği bir “korumacılık dönemi”ne dönmek istiyor. Bu da en büyük ticaret ortağı AB olan ve AB’nin 5 numaralı büyük ticaret ortağı olan Türkiye’yi olumsuz etkileyecek bir konu.

Prof Şenyuva, beş riskten söz etmekte.

Buy European” Tehdidi; En acil konu, stratejik sektörlerde Avrupa tercihi yasal çerçeveye oturursa, Gümrük Birliği güncellenmeden, Türk ihracatçılarının AB kamu ihalelerinden dışlanma riski.

Savunma, temiz teknoloji, çelik, otomotiv gibi ihracatın bel kemiği sektörler bu listede.

Asimetri Derinleşmesi”: AB’nin Hindistan ve Mercosur gibi ülkelerle imzaladığı her yeni serbest ticaret anlaşması, Gümrük Birliği’nin yapısal çarpıklığını –karşı ülke malları Türkiye’ye gümrüksüz girerken Türk mallarının aynı avantajdan yararlanamaması durumunu– daha da ağırlaştırıyor.

Çift Yönlü Denklem: Tek pazar derinleşmesi, ancak güncellenmiş Gümrük Birliği çerçevesinde Türk şirketlerine fırsatlar açabilir.

İçe Dönük AB ve Zaman Kaybı: AB’nin iç bölünmüşlüğü Gümrük Birliği güncellemesi gibi siyasi maliyeti yüksek dosyayı erteliyor.

İç Demokratik Kriz: Prof. Şenyuva’nın en keskin tespiti, Türkiye’nin hukukun üstünlüğündeki erozyon, yargı bağımsızlığı sorunu ve muhalefete baskıların AB’de zaten zor olan Türkiye ile ileri düzey ilişki sahiplenme iradesini daha “maliyetli” hale getirmesi.

Demokratik normları tartışmalı bir ülkeyle ekonomik entegrasyonu neden derinleştirelim?” sorusuna ikna edici cevap üretmek zorlaşıyor, diyor.

Yazdığım gibi Türkiye’de bu zirve yankı bulmadı, ancak o şatodaki her karar Türkiye’nin AB ile ekonomik ilişkisinin parametrelerini yeniden çiziyor -nasıl ki Münih ülkenin dünyadaki yerinin parametreleriyle ilgili yeni ipuçlarını verdi ise.

Şenyuva yazısını tam yerinde iki-üç soru ile bitiriyor; Biz Avrupa’da olup biteni gerçekten takip ediyor muyuz? Anlıyor muyuz? Biz izliyor muyuz, yoksa yine geç mi kalacağız?

Cevabını ben vereyim; İzlemiyorlar. Anlamıyorlar. Ve gene geç kalacaklar.

Son 35 yılda ülkenin karşısına çıkan fırsatların üçüncüsü bu.

İlki 1989’da Soğuk Savaş bittiğinde Ankara’nın kapısına gelmişti. Tüm Avrupa doğusuyla batısıyla özgürlük derken ve reform dalgası patlamışken, “bizim şartlarımız çok farklı” diyerek, Demirel-İnönü kabinesinin önünü askerler kesmiş, ülke önce şiddete, sonra da krize bulanmıştı.

İkincisi, 2004-2009 arası topluma nefes aldıran AB katılım süreciydi.

Onun da ipini, AB’nin bazı hatalı kararlarını bahane ederek otoriterleşme ve yolsuzluk düzenine yönelmeyi seçen İslamcı iktidar çekti.

Şimdi üçüncü fırsat da geldi ve kaçıyor.

Türk-İslam Sentezi” hedefiyle yerel siyasette “İç Cephe” kurmaya kararlı Cumhur İttifakı, dümendeki Bahçeli’nin “2053 Vizyonu” ile dünyadan kopuk bir pozisyonun son taşlarını döşüyor.

Her iki iktidar partisi liderinin ortak emeli, “şanlı geçmiş”i aynen yeniden üretmek.

Fakat, Kanada Başbakanı Mark Carney’in dediği gibi, “Nostalji bir strateji değildir













Başa dön tuşu