InstagramKöşe Yazarlarımız

Oyun Konsolu; Kıbrıs







Dünya yeniden büyük güçlerin hesaplaşma dönemine girmiş durumda. Emperyal güçler arasındaki rekabet keskinleştikçe, savaş ihtimali de büyüyor.

Bugün Orta Doğu’da yaşananlar yalnızca bölgesel bir çatışma değil; enerji yolları, stratejik geçitler ve küresel güç dengeleri üzerine kurulu büyük bir jeopolitik hesaplaşmanın parçasıdır.

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılarla yeni bir savaş süreci başladı. İran ise buna füze ve drone saldırılarıyla karşılık verdi. Çatışmalar kısa sürede sadece iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi etkileyen bir krize dönüştü.

Savaşın merkezinde ise yalnızca askeri hedefler yok. Asıl mesele enerji ve ticaret yollarının kontrolü.

İran’ın karşı hamlesi bunun en açık göstergesi oldu: Tahran yönetimi dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı üzerinde baskı kurarak küresel petrol akışını neredeyse durma noktasına getirdi.

Bu boğazdan normalde dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’si geçiyor. Çatışmalar sonrası tanker trafiği büyük ölçüde durdu ve petrol fiyatları hızla yükseldi.

ABD ise baskıyı artırmaya çalışıyor. 13 Mart’ta Amerikan hava kuvvetleri İran’ın en önemli petrol ihracat merkezlerinden biri olan Harg Adası çevresindeki askeri hedefleri bombaladı. Operasyonda 90’dan fazla askeri hedef vurulduğu açıklandı.

Ancak savaşın beklenenden daha karmaşık bir tablo yarattığı görülüyor. İran’ın misilleme saldırıları İsrail’i ve bölgedeki bazı ülkeleri hedef aldı; Körfez’de tankerler ve limanlar saldırı riski altında kaldı.

ABD Başkanı Donald Trump ise son günlerde yaptığı açıklamalarda savaşın “yakında bitebileceğini” söylüyor.

Buna rağmen Washington aynı zamanda ülkelerden savaş gemileri göndererek Hürmüz Boğazı’nı yeniden açacak bir deniz koalisyonu kurmalarını istiyor.

Avrupa ise temkinli davranıyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, ülkesinin daha geniş bir savaşa doğrudan katılmayacağını açıkladı ancak enerji yollarının güvenliği için müttefiklerle çalıştıklarını belirtti.

Bütün bu gelişmeler bize çok açık bir gerçeği gösteriyor; Bu savaş yalnızca İran ile İsrail ya da ABD arasındaki bir askeri çatışma değil; enerji, ticaret ve küresel güç dengeleri üzerine kurulu büyük bir emperyal rekabetin sonucu.

Ve bu rekabetin gölgesi Akdeniz’e kadar uzanıyor.

Kıbrıs bugün bu gerilimin ortasında duran stratejik bir ada. İngiliz askeri üsleri yıllardır Orta Doğu operasyonlarının lojistik merkezlerinden biri olarak kullanılıyor. Şimdi ise bölgedeki gerilimin büyümesiyle birlikte NATO ülkeleri ve Avrupa orduları Doğu Akdeniz’de askeri varlıklarını artırıyor.

Bize bunun “güvenlik” getirdiği söyleniyor.

Gerçek ise farklıdır.

Bir coğrafya silahlarla dolduruluyorsa o yer güvenli hale gelmez; aksine potansiyel bir hedefe dönüşür. Kıbrıs’ın giderek daha fazla askeri üs, savaş gemisi ve uçakla doldurulması Kıbrıslıların güvenliği için değil, büyük güçlerin bölgedeki çıkarları içindir.

Başka bir ifadeyle: burada bulunan askeri varlıklar bizim güvenliğimiz için değil, onların savaşları içindir.

Bu yüzden Kıbrıslılar için en temel talep açık olmalıdır. Ada emperyal savaşların ileri karakolu olmamalıdır. Silah ve askeri yığınak değil, barış ve demilitarizasyon talep edilmelidir.

Çünkü bugün açık olan gerçek şudur:

Kıbrıs güvenli bir ada değildir.
Kıbrıs, büyüyen bir savaşın coğrafi merkezlerinden birinin tam ortasında durmaktadır.















Başa dön tuşu