V-DEM RAPORU VE TÜRKİYE: “SEÇİMLİ OTOKRASİ”DEN “KAPALI OTOKRASİ”YE DOĞRU MU?

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin Richter ölçeği en yüksek kırılmalarından biri sayılan 2017 referandumunun yıldönümüne az kaldı. 16 Nisan yaklaşırken şu olguyu net olarak saptamak mümkün ve gerekli: İç ve dış kargaşanın eşliğinde, medya ve yargının çürümüşlüğü sayesinde, “sistem” sürekli hamlelerle kendisini her geçen gün biraz daha tahkim etmekte.
Gündelik olaylara kendisini kaptırarak orman yerine ağaçlarla meşgul olanlar bu “gidişat”ı görmeyebilir, ama şurası bir gerçek ki, Türkiye “beka” sloganı altında güvenlik odaklı bir kapalı otokrasi modeline iyice yaklaşmış durumda. O “iskele”ye yanaşması da mevcut koşullar altında, kaçınılmaz gibi duruyor.
Tali bir haber değeri taşısa da duygusallık ve abartılarla gündemin merkezine oturtulup günlerce konuşulan Ortaylı cenazesini bir yana bırakalım.
Son olarak yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in malvarlığı ile ilgili olarak CHP lideri Özgür Özel’in ortaya attığı iddialar 18 Mart gecesi Cumhurbaşkanlığı’nın bakanlıkta kitlesel atamaları işleme koyan kararnamesinin gölgesinde kalmaya ve büyük olasılıkla saman alevi gibi yanıp sönmeye aday.
Bu iki paralel gelişme arasındaki asimetri “sistem”in ne denli kararlı, vurdumduymaz ve ısrarlı olduğunun işareti.
Gürlek, göreve gelmesi ardından geçen ay dört yakın ismi bakan yardımcılığına atamıştı.
Son kararname ile bunlara bakanlıktaki kilit bölümlerin başına yapılan 10 atama geldi. Adalet Akademisi ile birlikte tam 15 kişilik bir “yeniden yapılandırma” denilebilir bu hamleye. Sonuçlarını pek yakında görmeye başlayacağız, özellikle muhalefet açısından.

Peki olup biten nedir? Önümde, taze çıkmış, olağanüstü kapsamlı bir küresel siyasi değişimler raporu var.
“V-Dem” endeksi, “demokrasilerin anatomisi” alanında “endekslerin endeksi” olarak görülmekte.
Göteborg Üniversitesi bünyesindeki V-Dem Institute on iki kişilik çekirdek araştırmacı grubu, 180 ülkedeki 4 bin 200 araştırmacıyla birlikte çalışıyor.
Kendi ifadelerine göre 1789’dan bugüne uzanan dönemi kapsayan, 202 ülke ve bölgeye ait 32 milyondan fazla veri noktasını içeren, demokrasi üzerine dünyanın en büyük küresel veri setini kullanıyor.
Bulgular her yıl kamuyla paylaşılıyor. V-Dem veri mimarisi demokrasiyi yalnızca seçim yapılıp yapılmamasıyla değil; ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, denge-denetleme, sivil toplum ve kamusal tartışma gibi katmanlarda ölçüyor.
V-Dem’in 2026 Demokrasi Raporu dünya genelindeki demokratik çözülmeyi tartışırken Türkiye’yi bir istisna olarak değil, artık yerleşik hale gelmiş bir karanlık rejim tipinin örneği olarak tanımlamakta.
Türkiye’nin uzun süredir “seçimsel otokrasi” alanında konumlandığı görülüyor; başka bir deyişle sandık var, ama sandığın değerini ve sonuçlarını güvenceye alan kurumsal ekosistem çok ciddi biçimde aşınmış durumda.
V-Dem’in “Seçimsel Demokrasi Endeksi” (EDI) üzerinden bakıldığında Türkiye, 0’dan 1’e uzanan ölçekte son on yılda 0,55’ten 0,28’e gerilemiş durumda. Bu düşüş neredeyse yarı yarıya bir erozyona işaret etmekte.
“Liberal Demokrasi Endeksi” (LDI) açısından ise durum daha da vahim: Türkiye 179 ülke arasında 147. sırada, yani en alt yüzde 20’lik dilimde yer almakta.
Rapor Türkiye’yi yalnızca demokratik gerileme yaşayan bir ülke olarak değil, bu sürecin fiilen tamamlandığı, yani demokrasinin artık işlevsel olmaktan çıktığı bir örnek vaka olarak konumlandırmakta. Türkiye’nin bu göstergelerde alt sıralarda yer alması, meselenin yalnızca iktidar-muhalefet gerilimi değil, “sistem kalitesizliği” sorunu olduğunu anlatıyor.

Raporun Türkiye için ima ettiği temel tespit şu: rejimin sorunu rekabetin kurallarını belirleyen zeminin giderek tek taraflı hale gelmesi.
Seçim yapılması tek başına bir demokratik nitelik üretmiyor. Medya erişimi dengesizse, muhalefet üzerindeki yargısal baskı artıyorsa, sivil toplum daralıyorsa ve devlet kaynakları iktidar lehine asimetrik kullanılıyorsa, seçim prosedüründen demokratik öz beklemek bir yanılsama.
Sistemin kendisini sürekli tahkim edici yapısal hamlelerle zırhlarını kalınlaştırması ve “seçimle çözüm” beklentilerini boşluğa düşürmekte.
Türkiye verilerini açıklayıcı biçimde okurken en önemli başlıklardan biri ifade özgürlüğü ve medya çoğulculuğu.
Türkiye bu küresel eğilimin gerisinden gelen bir ülke değil; tersine, rapor, Türkiye’yi bu eğilimin yaklaşık 35 yıldır yaşandığı ve bugün iyice kronikleştiği bir örnek olarak konumlandırmakta.
İkinci kritik başlık hukukun üstünlüğü ve denge-denetleme mekanizmaları. V-Dem’in raporu liberal demokrasinin çekirdeğini oluşturan bu alanların dünyada çok sayıda ülkede bozulduğunu, özellikle hukukun üstünlüğünün 22 ülkede kötüleştiğini belirtiyor.
Ama genelde veri daha vahim: Dünya nüfusunun yüzde 41’i (yani 3.4 milyar), demokratik düzenlerin hızla erimekte olduğu ortamlarda yaşamakta.
Üçüncü başlık Türkiye’de rejim istikrarının büyük ölçüde kutuplaşma üzerinden yönetilmesi.
V-Dem’in Türkiye’yi de kapsayan tespitleri demokratik gerilemenin sadece baskıyla değil, toplumun siyasal olarak keskin bloklara ayrılmasıyla da ilerlediğini gösteriyor.
Kutuplaşma iktidarın sadakat ağlarını konsolide etmesini kolaylaştırıyor, kamusal uzlaşma zeminini eritiyor. Böylece seçimler, ortak kurallarla yürütülen bir yarış olmaktan çıkıp varoluşsal bir rejim kavgasına dönüşüyor.
Tam da bu noktadayız: Son dönemde özellikle yargı yapısındaki değişimler adamakıllı haber değeri taşısa ve tali konuların yerini alsaydı, seçmen belki gidişatın net istikametini görebilecekti.

Peki V-Dem, dünya genelinde nasıl bir fotoğraf çekmekte?
2026 raporu küresel demokratik gerilemeyi üç ana örüntü (pattern) altında topluyor:
• Geleneksel demokrasilerdeki çözülme: ABD, İtalya ve Birleşik Krallık gibi köklü demokrasilerde özgürlükçü değerlerin aşınması.
• Demokratikleşmiş veya “kusurlu demokrasi”nin işlediği ülkelerde U-dönüşü: Türkiye bu kategorinin en çarpıcı örneklerinden biri. Önünde daha özgürlükçü ve çoğulcu düzene geçiş fırsatı varken, kitlenin çoğunluk kesiminin de rızasıyla kapalı otokrasi güzergahına yönelen bir ülke.
• Otokratik rejimlerin derinleşmesi: Zaten otoriter olan ülkelerde baskının daha da yoğunlaşması.
Son raporu öncekilerden ayıran özellik, demokratik gerilemenin artık sadece kırılgan ya da “melez rejimler”le sınırlı olmadığını açık biçimde göstermesi. 2026 raporunda tespit edilen 10 yeni otokratikleşme vakasının 6’sı Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunuyor.
Yani mesele artık yalnızca “kenar otoriter ülkeler” değil; sistemin merkezindeki ülkeler de çözülme içinde.
Bu çerçevenin en çarpıcı örneği ABD.
V-Dem, ABD’de demokrasinin “modern zamanlardaki herhangi bir demokrasiden çok daha hızlı” kötüleştiğini söylüyor. Bir yıl içinde ABD Liberal Demokrasi Endeksi’nde 24 puan düşmüş!
Ülkenin dünya sıralaması 179 ülke içinde 20’ncilikten 51’inciliğe gerilemiş. Bu, yalnızca sembolik bir alarm değil; kurumsal aşınmanın hızına işaret eden çok sert, “flaş” bir veri.
Rapora göre Trump ABD’si “otokratikleşme” yarışında en önde koşmakta. V-DEM Direktörü Staffan Lindberg,
Guardian’a şöyle açıklamış bu olguyu:
“Macaristan’da Orbán’ın demokratik kurumları bastırması yaklaşık dört yıl sürdü; Sırbistan’da Vučić için bu süre sekiz yıl, Türkiye’de Erdoğan ve Hindistan’da Modi için ise yaklaşık 10 yıl aldı. Trump ise aynı sonucu yalnızca bir yıl içinde elde etti”
V-Dem’e göre Donald Trump’ın ikinci döneminde kurumsallaşmış denge-denetleme mekanizmalarının aşındırıldığını, kamu bürokrasisi ve denetim organlarının siyasallaştırıldığını, yargının sindirildiğini, basın, akademi, sivil özgürlükler ve muhalif sesler üzerinde baskı kurulduğunu belirtiyor.
ABD’nin uzun süre “en yerleşik demokrasi” diye görülen yapısının bile bu kadar kısa sürede zayıflayabilmesi, raporun ana tezini güçlendiriyor: Demokratik çağın çözülmesi artık çevresel değil, merkezî bir olgu.
Burada Türkiye ile ABD arasında doğrudan eşitlik kurmak doğru olmaz; tarihsel geçmişleri, kurumları ve siyasal kültürleri farklı.
Ama V-Dem’in işaret ettiği ortak nokta önemli: demokratik çözülme, önce seçimleri iptal ederek değil, seçimlerin anlamını taşıyan kurumları içten boşaltarak ilerliyor.
Medya, yargı, denetim, akademi ve bürokrasi üzerindeki baskı arttıkça, sandık yerinde dursa da rejimin niteliği değişiyor. Aynı ölçüde sandık, bir hayal kutusuna dönüşüyor.

Buna ekleyeceğim bir nokta, raporda olmasa da bence çok önemli: Otokratlar aynı zamanda birbirleriyle dostluğu birer “kişisel pakt” olarak görmekle kalmıyor, birbirlerinin başarılarından da ilham alıyorlar. Trump-Orban dostluğu, Trump-Erdoğan dostluğu, Modi-Putin yakınlığı ilk akla gelen örnekler.
Yakından bakıldığında Erdoğan’ın kendisinden sonra gelen pek çok otokratın öncülü olduğu da söylenebilir. Medya kıyımında her ne kadar Putin’i örnek almış görünse de onun Türkiye için geliştirdiği “medya ve yargıyı kontrol altına alma” şeması, Orban için; ama en önemlisi şimdi Trump için bir “kopyala-yapıştır” fırsatı –ve kalıbı- oldu.
ABD’de en son Federal İletişim Komisyonu’nun (FCC) ”Trump’çı başkanı Brendan Carr’ın şok dalgaları yaratan savaş haberlerini Trump yönetiminin beklentileri doğrultusunda vermeyen medya kuruluşlarının lisansları iptal edilecek” ihtarı, bana sorarsanız, ilham kaynağının Türkiye olduğu bir örnek. Ellerinden gelse savaşa bizdeki gibi “yayın yasağı” koyacaklar!
Sonuç olarak denilebilir ki, Türkiye’de kanaat önderleri de kutuplaşmanın aktif mensuplarına dönüştü, ortama kakofoni egemen.

Ve bu aşamada artık hayati olan, söylemlere kulak vermek yerine, eylemleri –özellikle iktidar yapısının karar ve uygulamalarını– mercek altına almak. Nasıl ve neden diye sormadığımız sürece ne istikameti doğru okuyabiliriz ne de geleceğin şeklini anlayabiliriz.
Gidişat “kapalı otokrasi”ye doğru, şimdiden söylemesi. Aşağıdaki son 40 listesinde Türkiye’nin adını bulun ve yanındakilere bakın, net olarak görülmüyor mu?




















