Kimse Gerçekten Çözüm Üretmiyor

Kıbrıs meselesi, sloganlarla geçiştirilecek kadar basit bir konu değil. Hele ki böylesine ağır ithamlar, keskin ifadeler ve tek taraflı anlatılarla açıklanabilecek hiç değil.
Ama şunu da açıkça söylemek gerekir; Bu adada artık herkes kendi gerçeğini bağırıyor, kimse karşısındakini duymuyor.
Önce şu gerçeği teslim edelim: Kıbrıs’ta yaşananlar, tek bir cümleyle, tek bir bakış açısıyla özetlenemez. 1960 düzeni, kurulan ortaklık devleti ve sonrasında yaşanan çatışmalar…
Bunların hepsi bu meselenin temelini oluşturuyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile ortaya çıkan yapı, kâğıt üzerinde bir ortaklık olsa da pratikte sürdürülemedi. Bu da adayı bugünkü çıkmaza sürükleyen sürecin başlangıcı oldu.
1974’e gelindiğinde ise artık bambaşka bir kırılma yaşandı. 1974 Kıbrıs Harekâtı, bir taraf için “işgal”, diğer taraf için “garantörlük hakkının kullanılması” olarak görülüyor. İşte bütün tartışmanın düğümlendiği nokta da tam burası. Aynı olaya iki tamamen zıt anlam yükleniyor.
Uluslararası hukuk boyutuna gelince…
Evet, Birleşmiş Milletler kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları, adanın kuzeyindeki yapının tanınmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bu bir gerçek. Ama bir başka gerçek daha var: Bu durum, sahadaki fiili yapıyı ortadan kaldırmıyor. Yani uluslararası tanınma ile sahadaki siyasi gerçeklik arasında ciddi bir uçurum bulunuyor.
İşte tartışmanın en kritik noktası da burada başlıyor.
Bazıları, sizin dile getirdiğiniz gibi, kuzeydeki yapıyı tamamen “yasa dışı”, “işgal ürünü” ve “alt yönetim” olarak tanımlıyor. Bu bakış açısı uluslararası hukuk referanslarına dayanıyor. Ancak diğer bir kesim ise, yıllardır orada yaşayan insanların, kurulan kurumların ve oluşan düzenin artık yok sayılmasının mümkün olmadığını savunuyor.
Bu noktada Kudret Özersay gibi isimler de eleştirilerin odağına yerleşiyor. Çünkü onlar, mevcut statükoyu eleştirseler bile tamamen ortadan kaldırılması yerine, onun içinde çözüm arayan bir yaklaşım benimsiyorlar. Bu da bazı çevreler tarafından “statükoyu meşrulaştırmak” olarak görülüyor.
Ama asıl sorulması gereken soru şu:
Bu mesele gerçekten sadece “kim haklı, kim haksız” meselesi mi?
Yoksa onlarca yıldır çözülemeyen, her iki toplumun da acılar yaşadığı, uluslararası siyasetin de dahil olduğu çok katmanlı bir sorun mu?
Çünkü gerçek şu:
Bu adada sadece hukuk konuşmuyor.
Siyaset konuşuyor.
Güç dengeleri konuşuyor.
Ve en önemlisi, zaman konuşuyor.
Yıllar geçtikçe pozisyonlar daha da sertleşiyor, çözümler daha da zorlaşıyor. Herkes kendi tezini mutlak doğru olarak savundukça, ortak bir zemin bulmak neredeyse imkânsız hale geliyor.
Evet, uluslararası hukuk önemlidir.
Evet, tarihsel gerçekler önemlidir.
Ama bir o kadar önemli olan başka bir şey daha var: Bu adada yaşayan insanların geleceği.
Eğer her şey sadece suçlama, etiketleme ve karşı tarafı tamamen yok sayma üzerine kurulursa, bu mesele daha onlarca yıl çözülemez. Ve bu bedeli yine siyasetçiler değil, halk öder.
Sonuç olarak…
Bu tartışma ne “her şey tamamen yasadışıdır” diyerek biter,
ne de “her şey meşrudur” diyerek kapanır.
Gerçek, bu iki uç arasında, çok daha karmaşık bir yerde duruyor.
Ve belki de en büyük sorun şu:
Herkes konuşuyor…
Ama kimse gerçekten çözüm üretmiyor.




















