InstagramKöşe Yazarlarımız

Rüzgar Eken…







3 Nisan 2026. Urfa’nın Siverek ilçesi. On sekiz yaşındaki eski bir öğrenci, av tüfeğiyle eski okulunun kapısından giriyor.

Rastgele ateş açıyor, aralarında öğrenci, öğretmen ve bir polis memurunun bulunduğu 16 kişi yaralanıyor. Saldırgan, güvenlik güçleri çemberi daraltmadan intihar ediyor.

Şok daha atlatılmadan, bir gün sonra, Maraş’ın dehşeti ile sarsılıyoruz. Ayser Çalık Ortaokulu’nda eski bir polis memurunun 16 yaşındaki oğlu -sırt çantasına beş tabanca ve yedi şarjör doldurup iki farklı sınıfı kurşun yağmuruna tutuyor. Biri öğretmen, sekizi öğrenci olmak üzere dokuz kişi hayatını kaybediyor.

İki gün, iki okul, iki genç fail. Nedir bu kabus? Bu çocuklar o silahları nereden, nasıl buldular, neden bu katliamının failleri olmaya sürüklendiler? Ve bu tablonun ardındaki yapısal nedenler neler?

Son on yıllık süreç içinde her düzeyde mafya kodlarının, lumpen söylemin kuşatması altına giren Türkiye’de belki okullarda değil, ama “bir yerlerde” öfke patlamasının, toplumsal basınç kaynaklı cinnetin böyle bir terör dalgasına yol açabileceği kaygısı vardı ve artmaktaydı.

Bunun iki sebebi ve bir de sonucu var.

Silah Cumhuriyeti

Maraş katliamı failinin, babasına ait beş (bir değil beş) silahı bulup, toplayıp kullanması bir semptom. Bu adamın evinde neden beş silah var? Ve bu kişi muhtemelen tek değil.

Türkiye’de bireysel silahlanma artık bir “güvenlik sorunu” değil, yapısal bir hastalık, bir toplumsal kangren haline geldi. Umut Vakfı verilerine göre ülkede yaklaşık 4 milyon ruhsatlı silaha karşılık, yaklaşık 30 milyon ruhsatsız silah dolaşımda. Sivil kesimdeki toplam silah sayısı 34-36 milyona ulaşıyor.

Bu, her bir yasal silaha karşılık dokuz kaçak silah demekt. Başka bir deyişle, Türkiye’de istatistiksel olarak üç evden birinde, her iki yetişkin erkekten birinde ateşli silah var.

Bu silahların yarattığı vahşet rakamlarla belgeleneli çok oldu. Umut Vakfı’nın daha iki ay önce, Şubat 2026’da yayımladığı “2025 Silahlı Şiddet Haritası”na göre, yalnızca 2025 yılında basına yansıyan 3 bin 422 silahlı şiddet olayında 2 bin 225 kişi yaşamını yitirdi, 3 bin 167 kişi yaralandı.

Bu saldırıların 2 bin 784’ünde tabanca ve tüfek gibi ateşli silahlar kullanıldı. 2014’ten bu yana yapılan hesapta ise tablo çok daha karanlık: 12 yılda 41 bin 420 silahlı şiddet olayında 26 bin 29 kişi öldü, 38 bin 203 kişi yaralandı. (Bu rakamlar “barış” kelimesini enflasyona uğratan “Terörsüz Türkiye” sürecine kendisini kaptıran kesimler için doru adresi gösteren bir çalar saat.)

Maraş’taki saldırganın babasının polis müfettişi olduğu unutulmamalı. Resmi silah taşıma yetkisine sahip bir hanede büyümek, silahı sıradan bir nesneye, hatta “evcil” bir araca dönüştürüyor. Siverek’teki genç ise av tüfeğine erişti — Türkiye kırsalında sorulmadan, sorgulanmadan elden ele dolaşan, ruhsatsız silah stokunun bir parçası, av tüfekleri.

Failler, neredeyse çocuk yaşta. Hrant Dink’in katili Ogün Samast için haklı olarak “bir bebekten katil yaratmak” deyimini kullanan eşi Rakel’i hatırlıyoruz ister istemez. Kutuplaşma ve düşman icat etme hezeyanını topluca yaşayan Türkiye’de maalesef evlerde pek çok böyle aday var.

Genç kuşaklar bu iktidar döneminde, öncekilerle kıyaslanamayacak ölçüde TV’lerdeki dizi terörüne, “sık kafasına, yürü git!” söylemine maruz bırakıldılar.

Ekran Şiddetinin Salgını: Diziler ve Filmler

Silaha erişim meselesi tartışılırken, eşit ağırlıkta ele alınması gereken ikinci nokta, Türk televizyonlarının nefret, kan ve kurşunla yoğrulmuş, kabadayı-maço diliyle örülmüş dizi endüstrisi. İşte size şiddeti bulaşıcı ve emsal haline getiren, hazır kalıplar sunan beş dizi.

Kurtlar Vadisi Pusu (Show TV): Yıllarca prime time’ı işgal eden bu dizi, devlet-mafya karanlığında boğulan figürleri adeta efsaneleştirdi. Silah çekme, adam öldürme ve “güçlünün haklı olduğu” ahlak anlayışı, her bölüm milyonlarca izleyiciye seyirlik norm olarak sunuldu.

Çukur (Show TV): Bir İstanbul mahallesini çete çatışmalarının arenasına dönüştüren bu dizi, yalapşap senaryosuyla, gençleri hem dramatik hem de estetik bir şiddet kurgusunun içine çekti. Silah, sözleşmeli erkekliğin sembolüne dönüştürüldü.

Söz (Star TV / TRT 1): Milliyetçi-militarist çerçevede üretilen bu dizi, “vatan için kan dökmek”i yücelterek şiddeti kutsal bir eylem olarak kodladı. Can almak, bir kahramanlık ritüeline dönüştürüldü.

Kuruluş / Osman & Alparslan: Büyük Selçuklu (TRT 1): Devlet kanalının bayrak yapımlarında kılıç ve silah kullanımı tarihsel kostümle meşrulaştırılırken “düşmanı öldürmek” varoluşun merkezine yerleştirildi. TRT, çocuk ve gençlerin en yüksek izlediği kanallardan biri olduğu göz önüne alındığında, bu normalizasyonun bıraktığı iz derin ve kalıcı. Son örneklerini geçen günlerde Ege Üniversitesi’nde gördük işte.

Ardı arkası kesilmiyor. Bunlara en son Çatlı filmini de ekleyebiliriz. Bir kesim “cesur bir konu” olarak sahiplenerek şiddet simgesi karanlık bir fügürü savunurken, eleştirmenler “bir katilden kahraman yaratma” girişimi olarak nitelendirdi.

Bu dizilerin ve andığım filmin ortak paydası şu: Silah, güç ve saygınlık kazanmanın kısa yolu olarak sunulmakta. Devlet desteğiyle yayınlanan yapımlarda kan dökmek erdem, mertlik ve vatan sevgisiyle özdeşleştirilmekte. Günde ortalama dört saatini ekran başında geçiren Türk gencinin zihin haritasında, bu imgelerin bir karşılığı ve özendiriciliği olmadığını kim iddia edebilir?

Hapisteki Çocuklar ve Gençler

Az önce andığım iki etkenin kesişiminde en acı istatistik belki de şu: Türkiye’nin cezaevleri bugün giderek daha genç dolmakta.

TÜİK verilerine göre, 2024 yılında güvenlik birimlerine gelen ya da getirilen çocuk sayısı 612 bin 651’e ulaştı — bir önceki yıla göre yüzde 9,8 artış.

Bu çocukların 202 bin 785’i “suça sürüklenen çocuk” statüsünde işlem gördü; bu rakam son dokuz yılda yüzde 51,5 artışı temsil ediyor.

Suç türleri incelendiğinde yaralama yüzde 40,4 ile birinci sırada; bunu hırsızlık, uyuşturucu ve tehdit izliyor. Fiziksel şiddetin bu kadar baskın çıkması, tesadüf değil.

Cezaevi rakamları daha da çarpıcı. Şubat 2026 itibarıyla Türkiye hapishanelerinde 12-18 yaş arasında 4 bin 505 çocuk bulunmakta; bunların 206’sı kız çocuğu. 2024 yıl sonu verisi olan 3 bin 835 çocuk tutuklu sayısı ise son 10 yılın en yüksek rakamı. 2025 yılı ortasında bu rakam 4 bin 250’ye, 2026 başında ise 4 bin 500’ün üzerine fırladı.

Hapishane kapılarından giren her genç, sokağa çıktığında daha derin bir şiddet ağının içine girmekte. Sistem çocukları suçtan uzaklaştırmak bir yana, onları suçun üretim bandına yerleştirmektedir. Türkiye belki de hızla Meksika modeline yakınlaşmaktaç.

Denetimsiz silahlanma dalgası, şiddeti yücelten ekran kültürü ve çocukları yutan ceza sistemi — bu üç etken birbirinden bağımsız değil; birbirini besleyen, güçlendiren bir sarmalı oluşturmakta.

Bireysel silah fetişizmi, gün gelecek, Türkiye’nin umarsız dehşetinin bir numaralı simgesi olacak. Bunun önünü kim nasıl kesecek, inanın hiçbir fikrim yok.













Başa dön tuşu