InstagramKöşe Yazarlarımız

KOD 82 Bir Liste Değil, Bir Rejimin İmzası







Bugün artık tekil vakalardan söz etmiyoruz.

Bugün karşımızda bir liste var.

Türkiye’ye alınmayan, sınır kapılarında durdurulan, “sakıncalı” ilan edilen aydınlar, gazeteciler, akademisyenler… Sayı en az 15’ti. Senih Çavuşoğlu’nun da eklenmesiyle arttı. Dahası, bu listenin görünenin ötesinde olduğu konuşuluyor. Yani kamuoyuna yansımayan, sessizce geri çevrilen başka isimler de var.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Bu, bireysel bir uygulama değil demektir.

Bu, kurumsallaşmış bir yöntem demektir.

Adı konulmamış bir kara liste.

Ve bu kara liste, yalnızca o listedeki isimleri ilgilendirmiyor.

Bu liste, hepimize yazılmış bir mektuptur.

Mesaj açık:

“Konuşursan, yazarsan, itiraz edersen… sıra sana da gelir.”

Bu yüzden mesele Senih Çavuşoğlu değildir.

Mesele, bu toplumun düşünme, konuşma ve var olma hakkıdır.

Bu uygulamayı “idari prosedür” diye anlatmaya çalışanlar ya gerçeği gizliyor ya da gerçeğin bir parçası haline gelmiş durumda.

Çünkü ortada apaçık bir gerçek var:

Bu bir baskı ve yıldırma politikasıdır.

Üstelik rastgele değil, sistematik.

Hedef seçiliyor.

Mesaj veriliyor.
Toplum hizaya çekilmek isteniyor.

Ve bu politika, öyle soyut bir mekanizma tarafından yürütülmüyor.

Aksine, somut bir aklın, somut bir iradenin ürünü.

İstihbarat aygıtlarıyla, diplomatik temsilciliklerle, bürokratik araçlarla örülmüş bir yapı.

Ama burada kritik bir kırılma noktası var.

Asıl soru şu:

Bu politikaya karşı ne yapılıyor?

Çünkü baskı kadar belirleyici olan şey, o baskıya verilen tepkidir.

Ve ne yazık ki bugün en güçlü tepki biçimi… sessizliktir.

Evet, en yaygın refleks susmak.

Konuşmamayı tercih etmek.

Görmezden gelmek.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demek.

Ama tarih bize şunu defalarca göstermiştir:

Sessizlik, baskının zeminidir.

Sessizlik, korkunun örgütlenmiş halidir.

Sessizlik, en sonunda herkesi kapsar.

Bugün 15 kişi, yarın 25 olur.

Bugün aydınlar, yarın öğrenciler olur.
Bugün muhalifler, yarın sıradan yurttaşlar olur.

Çünkü bu tür politikaların doğası genişlemektir.

Sınır tanımaz.

Durmaz.

Ancak durdurulur.

İşte tam bu noktada “KOD82” belgeselinin anlamı ortaya çıkıyor.

Bu çalışma, yalnızca bir belgeleme girişimi değildir.

Bu, hafıza oluşturma çabasıdır.

Görünmeyeni görünür kılma, konuşulmayanı konuşturma, inkâr edileni kayıt altına alma iradesidir.

Çünkü baskının en sevdiği şey karanlıktır.

Belgesel ise ışık yakar.

Ve ışık yandığında, inkâr zorlaşır.

Ama tek başına kayıt tutmak yetmez.

Asıl mesele, bu kaydın toplumsal bir duruşa dönüşmesidir.

Çünkü eğer toplum olarak bu tabloya karşı ortak bir refleks geliştirmezsek, bu uygulamalar sadece devam etmez…

Derinleşir.

Normalleşir.

Ve en tehlikelisi, içselleştirilir.

Bugün gelinen noktada artık kimsenin kendini kandırma lüksü yok.

Bu yaşananlar bir “yanlış anlaşılma” değil.

Bir “bürokratik aksaklık” hiç değil.

Bu, doğrudan doğruya iradeye müdahaledir.

Ve buna karşı verilecek cevap da yarım ağızlı olamaz.

Net olmak gerekir.

Açık olmak gerekir.

Kararlı olmak gerekir.

Çünkü karşı karşıya olduğumuz şey, sadece birkaç kişinin ülkeye alınmaması değil…

Bir toplumun susturulma girişimidir.

Ve unutulmamalıdır:

Baskı, karşısında direnç bulamadığında büyür.

Sessizlik sürdükçe, yasaklar genişler.

Korku yayıldıkça, özgürlük daralır.

Bu yüzden bugün verilecek en kritik karar şudur:

Susmaya devam mı edeceğiz?

Yoksa konuşmanın bedelini göze alıp, bu düzeni teşhir mi edeceğiz?

Çünkü artık mesele bir tercih değil.

Bir varlık meselesidir.















Başa dön tuşu