InstagramKöşe Yazarlarımız

Tampon Bölgenin Portakalları







Biliyorduk; bir koltuk el değiştirince adanın makus talihi bir gecede dönecek değildi. Bir isim gidip bir diğeri gelince devrim şarkılarıyla uyanmayacaktık, yine de içimizde bir yerlerde eski, uslanmaz bir umudu saklı tutuyorduk.

Neyin uğruna mücadele ettiğimizin, kavganın neresinde olduğumuzu anlayacak olmanın umudunu. Bir toplum olmanın, bir görüşe sahip olmanın, eyleme geçmenin bir anlam taşıyacağı umudunu.

Tufan Hoca’nın seçilmesinden bu yana hep birlikte en eski işimize; “siyasi kahinliğe” geri döndük. Her demeç, her virgül, her duraksama bir laboratuvar titizliğiyle inceleniyor. Birimiz ne dediğini anlamaya çalışırken, diğeri o cümleyi tersyüz edip kendi meşrebince yorumluyor.

İki devletli çözüm mü dedi?“, “Federasyonu mu kastetti?“, “Ankara’ya mı göz kırptı, yoksa BM’ye mi?” Soru çok net; cevap yok.

Köşe yazarları satır aralarından anlam devşiriyor, sosyal medya kullanıcıları kelimeleri parçalayıp yeniden birleştiriyor, gazeteciler her açıklamanın altına bir niyet okuma kılavuzu iliştiriyor.

Bu kolektif kafa karışıklığının ne ifade ettiği açık; Mesele Erhürman’ın ne söylediğinden ziyade, bizim o cümlelerde ısrarla neyi aradığımızda.

Hepimiz, içi çoktan boşaltılmış ama hâlâ peşinden koştuğumuz yorgun bir kelimenin izini sürüyoruz: Barış.

Bu kelime artık o kadar yorgun, o kadar yıpranmış ki defalarca tekrar edilse bile ne anlama geldiği üzerinde uzlaşıya varamıyoruz.

Kıbrıs‘ta her şeyin adı “barış“tır. 1974’teki askerî fasariyaya resmî adıyla “Barış Harekâtı” denildi. Yarım yüzyıldır toplanıp dağılan, hiçbir sonuç üretmeyen müzakerelere “barış görüşmeleri” deniyor.

Adayı ikiye ayıran ve elli yıldır kıpırdamayan tampon bölgeye “barışın çizgisi” diyenler bile çıktı. Türkiye askerleri, BM askerleri, oranın askerleri, buranın askerleri bu adada güya “barışı koruyor

Eğer bu kadar farklı şeyin tek bir adı varsa, o ad artık hiçbir şey ifade etmiyor demektir.

Geçenlerde Tahsin Ertuğruloğlu, barışı isteyenlerin “savaşmaya hazır olduğunu göstermesi gerektiğini” söyleyince kulağa saçma geldi, ama hakkını vermek gerekirse aslında çürümüş bir dilin en somut ifadesi.

Çünkü “barış” kelimesi artık o kadar boşaltıldı ki, içine “savaşmaya hazırlık” gibi tam tersi bir anlam koyabilirsiniz ve kimse de ciddi bir biçimde itiraz etmez. Kelime, içeriğinden bağımsız bir kabuk artık.

Bir siyasi onu dile getirdiğinde, dinleyen kimse ne kastettiğini sormuyor; çünkü kelimeyle kastedilen şey arasındaki bağ kopalı bayağı oldu.

Anlamı tükenen bir kelime yanlış kullanıldı diye kim neden itiraz etsin ki?

Tacitus‘un Kaledonyalı Calgacus‘a söylettiği eski bir cümle hâlâ haklı: solitudinem faciunt, pacem appellant. Bir çöl yapıyorlar ve adına barış diyorlar.

Roma‘nın imparatorluk barışı, sonradan herkesin Pax Romana diye andığı şey, aslında düşmanın bir daha kıpırdayamayacağı kadar ezilmiş hâlinin adıydı.

Bu, barışın her zaman masum bir kelime olmadığını gösterir. Ama bugünkü durum farklı. Bugün barış, bir çöl bile vaat etmiyor. Sadece bir buzdolabı sözü veriyor: çatışma soğutulmuş, dondurulmuş, raflanmış, ama yerinde duruyor.

Johan Galtung buna “negatif barış” demişti; sadece açık şiddetin yokluğu. Pozitif barış, yani toplumsal adaletin, karşılıklı tanımanın, müşterek bir geleceğin var olduğu durum, başka bir şeydi.

Galtung’un ayrımı analitik olarak doğru, ama pratikte karşılığı kalmadı. Çünkü uzun zamandır dünyada herkes negatif barışı barış olarak satıyor, insanlar da buna tav oluyorlar.

Adada doğan ve büyüyen biri için, mesela benim için durum şu: Hayat boyunca duyduğun her “barış” sözü, benim parçası olmadığım bir şeyi tanımladı. Bir görüşmeyi, bir koruma misyonunu, bir harekâtı, bir ödülü. Hiçbiri beni içermedi.

Çevremdeki kimseyi de. Senin iki tarafta da uzak akrabaların olabilir; senin mahallene bir tepenin arkasından bir bayrak bakıyor olabilir; sen dedenin güneydeki evine gidemiyor ya da gidiyor olabilirsin; ama bunların hiçbirine “barış sorunu” denmez. Bunlar gündelik hayattır; alt tarafı insan hayatı işte!

Barış başka bir yerde, masaların başında, kongrelerin tutanaklarında, görüşme tutanaklarının eklerinde olur. Senin için olan bir şey değildir.

Kelime de orada ölür zaten. Anlam, onu kullananların hayatından koptuğu zaman.

Orwell’in dil üzerine yazdığı bir denemeyi okuyup çarpılmıştım: ”çürümüş bir siyasî dil bir şeyi söylemeyerek başka bir şeyi gizler

Barış kelimesinin de bugünkü işlevi bu. Ne zaman gri takım elbiseli bir diplomat Kıbrıs’ta “barış“tan bahsetse, aslında barışın olmamasını istiyordur; ya da daha doğrusu, barışın hep “süreç” hâlinde kalmasını, “müzakere edilen” bir şey olmasını, yani bir bürokrasinin geçim kaynağı olmaya devam etmesini. Sözcük kendisinin gerçekleşmesine engel oluyor.

Buraya kadar olan kısım, akademik bir cenaze töreni gibi geldiyse özür dilerim, ama asıl konu da zaten bu cenaze ile ne yapacağımız.

Çünkü kelime ölmüş olmasına rağmen, ihtiyaç yerinde duruyor. Hatta daha yoğun. Lefkoşa‘da, Limasol‘da, Mağusa’da, Larnaka‘da, hiç tanışmamış iki insan, bir taraftan diğerine geçtiğinde aynı şeyi hissediyor: bir tür yorgunluk, bir tür kabullenilmiş absürdlük, “bu böyle olmamalıydı” duygusu.

Bu duygunun adı yok. “Barış” değil, çünkü barış denildiğinde aklımıza televizyondan bildiğimiz konferans masaları geliyor. Ama bu duygu barışa duyulan ihtiyacın da kendisi işte.

İlginç bir şey oluyor: kelime resmî dile gömüldüğünde, ihtiyaç gündelik dile sığınıyor. İnsanlar artık “barış istiyorum” demiyorlar.

Yorulduk“, “bıktık“, “çocuklarımız bunu yaşamasın” diyorlar. Bu cümleler, “barış” kelimesinden çok daha fazla barışı anlatıyor. Çünkü kelimenin bürokratik yükünü taşımıyorlar.

Durum bize özgü değil. Bosna‘da Dayton sonrası kuşağın “barış” kelimesine karşı geliştirdiği politik alerjide; İrlanda‘nın kuzeyinde Good Friday Anlaşması‘ndan sonra büyüyen ve “post-conflict” ifadesini sırıtarak söyleyen gençlerde; hatta İsrail-Filistin meselesinde “barış süreci” lafının artık küfür gibi tınladığı her iki taraftaki konuşmalarda.

Bürokratik barış yerel barışın kelimelerini öldürdü. Ama insanları öldüremedi. İnsanlar hâlâ aynı şeyi istiyor. Sadece artık o şeye ne diyeceklerini bilmiyorlar.

Bir uygarlık, kendi en hayatî kelimelerinden birini bürokrasiye kaptırdığında, o şeyi düşünmek için yeni kelimeler bulmak zorunda kalır. Ya da eski kelimeyi geri almak zorunda.

Geri almanın yolu nedir, bilmiyorum. Bilen var mı? Ondan da emin değilim. Belki sözcüğü resmî ağızlarda her duyduğumuzda içimizden onu reddetmektir. Belki başka kelimeler aramaktır: Birlikte yaşama, tanıma, gündelik hayatın iadesi, “tepenin öteki tarafıyla normalleşme

Belki de bir süre kelimeyi hiç kullanmamak, sessizlik yoluyla onu yıkamak. Kıbrıs‘ta yaşayan birinin barıştan ne anladığıyla, Cenevre‘de bir BM raporunu yazan birinin barıştan ne anladığı arasında artık tercüme imkânı kalmamış. İki taraf farklı diller konuşuyor ve bu tercüme imkânsızlığı, başlı başına bir savaş; gürültüsüz, kansız, ama gerçek.

Çocukken anlatırlardı: Tampon bölgede, kimsenin giremediği o ince, ıssız şeritte, terk edilmiş evlerin avlularında yıllar içinde kendi başlarına büyümüş portakal ağaçları varmış.

Kimse toplamıyor, kimse bakmıyor, ama ağaçlar meyve vermeye devam ediyorlarmış. Baharda çiçek açıp meyve verip, sonbaharda yere düşüyorlarmış.

Birinin onları toplayıp toplamadığını kimse bilmiyor, olur da toplarlarsa nasıl paylaşacaklarını da. Hiç yemediğim o portakalları o kadar uzun süre düşledim ki tadı sanki hâlâ ağzımda.

O ağaçlar muhtemelen barışın ne olduğunu, kelimeyi yıllardır tekrarlayan herkesten, hepimizden daha iyi biliyorlar; o yüzden anlamı muğlak uzun cümleler kurmadan susuyorlar, o yüzden hâlâ çiçek açıyorlar.















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu