InstagramKöşe Yazarlarımız

Kıbrıslı Türkler İçin En Rasyonel Seçenek Nedir?







Kıbrıs meselesi, yıllardır alışılmış kalıplar içinde tartışılıyor. Aynı cümleler, aynı ezberler, aynı sloganlar…

Ancak sahada olan bitenler artık bu ezberleri kaldırmıyor. Dünya değişirken, Doğu Akdeniz yeniden şekillenirken, biz hâlâ 1974’ün siyasal diliyle 2026’yı anlamaya çalışıyoruz. Bu mümkün değil.

Geçtiğimiz günlerde Güney Kıbrıs’ta, özellikle Ayia Napa’daki Avrupa Birliği buluşmasında yaşananlar, sıradan diplomatik temaslar olarak okunamaz.

Bu toplantılar, Kıbrıs’ın geleceğini doğrudan etkileyecek yeni bir güvenlik mimarisinin işaret fişeğidir. Ve açık konuşmak gerekirse; bu mimari, Türkiye’nin “etkin ve fiili garanti” tezini sessizce aşındıran, hatta işlevsizleştirmeyi hedefleyen bir sürecin parçasıdır.

Rum lider Nikos Christodoulides, son dönemde izlediği diplomasiyle küçümsenmeyecek bir hamle yaptı. Belki askeri gücü yok, belki coğrafi olarak küçük bir aktörü temsil ediyor; ama uluslararası sistemde nasıl oynanacağını biliyor.

Birkaç insansız hava aracını “tehdit” olarak sunarak Avrupa’yı alarma geçirdi. Sonuç? Kıbrıs’ın etrafı Avrupa donanmasıyla çevrildi.

Bu tabloyu sadece bir “güvenlik önlemi” olarak okumak saflık olur. Bu, bir mesajdır. Hem Türkiye’ye hem de Kıbrıs Türk tarafına verilmiş açık bir mesaj: “Artık yalnız değilsiniz… çünkü biz de yalnız değiliz

Burada kritik eşik, Avrupa Birliği’nin meşhur savunma maddesidir. AB Anlaşması’nın 42/7 maddesi, yani “karşılıklı savunma yükümlülüğü”… Bu maddeye göre bir üye ülkeye saldırı, diğer tüm üye ülkelerin müdahil olmasını gerektirir. Yani fiilen bir “mini NATO

Zaten bu anlayış, NATO’nun 5. maddesinin farklı bir versiyonudur: “Birine saldırı, hepsine saldırıdır

Rum tarafının yapmak istediği şey tam olarak budur. NATO’ya giremedi ama NATO mantığını Avrupa Birliği üzerinden Kıbrıs’a taşımaya çalışıyor. Ve bunu da adım adım başarıyor.

Bu noktada António Costa’nın sözleri son derece dikkat çekicidir. Kıbrıs’ı bir “test vakası” olarak tanımlıyor. Yani mesele sadece Kıbrıs değil; Avrupa’nın gelecekte nasıl bir askeri ve siyasi güç olacağının provası yapılıyor.

Peki biz ne yapıyoruz?

Bizim gündemimiz hâlâ iç politik çekişmeler, arsa dağıtımları, günü kurtaran popülizm… Devlet ciddiyeti gerektiren bir konuda, köy köy dolaşıp “ganimet siyaseti” yapmak, sadece vizyonsuzluk değil, aynı zamanda tarihsel bir sorumsuzluktur.

Çünkü gerçek şu: Güney Kıbrıs, Avrupa’yı arkasına alarak yeni bir “garanti sistemi” kuruyor. Bu sistem, Türkiye’nin tek taraflı müdahale hakkını hem siyasi hem de askeri olarak tartışmalı hale getiriyor.

Yani şu soruyu artık açıkça sormak gerekiyor:

Etkin ve fiili garanti” gerçekten hâlâ etkin mi? Yoksa kağıt üzerinde kalan bir nostaljiye mi dönüşüyor?

Bugün Doğu Akdeniz’de Fransız gemileri varsa, İtalyan donanması varsa, Yunan askeri varlığı artıyorsa… bu sadece bir güç gösterisi değildir. Bu, gelecekteki olası bir senaryonun altyapısıdır.

Daha da önemlisi; bu süreç Türkiye’yi doğrudan karşısına almadan ilerliyor. “Kıbrıs sorunu” bile konuşulmadan, fiili bir durum yaratılıyor. Bu, diplomatik zekânın en tehlikeli biçimidir: Sessizce alan kazanmak.

Türkiye açısından tablo nettir. Eğer Avrupa Birliği kendi savunma kapasitesini güçlendirir ve Kıbrıs’ı bu sistemin merkezine yerleştirirse, Türkiye’nin garantörlük rolü sadece siyasi değil, pratik olarak da tartışmalı hale gelecektir.

Burada asıl tehlike şudur:

Savaş olmadan kaybetmek.

Bir kurşun atmadan, bir kriz yaşamadan, bir sabah uyandığınızda oyunun kurallarının değiştiğini görmek…

İşte tam da bu yüzden, “iki devletli çözüm” söylemi bu yeni denklemde ciddi bir risk barındırıyor. Çünkü siz masadan kalktığınız anda, başkaları sizin yerinize oturur. Ve o masa, sizin geleceğinizi belirlemeye devam eder.

Kıbrıslı Türkler için en rasyonel seçenek nedir?

Cevap acı olabilir ama nettir:

Avrupa Birliği içinde, o yapının parçası olarak var olmak.

Çünkü dışarıda kaldığınız her gün, başkalarının sizin adınıza karar aldığı bir düzene mahkûm olursunuz.

Recep Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman dile getirdiği “AB stratejik hedeftir” söylemi, eğer samimiyse, sadece Ankara için değil Kıbrıs Türkleri için de bir çıkış yoludur. Ama bu, lafla değil; hukukla, demokrasiyle, standartlarla olur.

Aksi halde…

Gerisi bellidir:

Gerginlik, yalnızlaşma, çatışma ihtimali…

Ve en kötüsü; fark edilmeden kaybedilen bir gelecek.















Başa dön tuşu