Kıbrıslı Türk Halkı Artık Netlik İstiyor

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman çıktı ve kamuoyuna bir açıklama yaptı:
“15’ten fazla Kıbrıslı Türk’ün Türkiye’ye giriş yasağı kaldırıldı”
İlk bakışta kulağa olumlu geliyor.
İnsanlar seviniyor…
“Demek ki mağduriyetler gideriliyor” diye düşünüyor.
Ama biraz durup düşününce, bu açıklamanın aslında çözümden çok daha büyük bir sorunun itirafı olduğu ortaya çıkıyor.
Çünkü ortada cevabı verilmeyen çok ağır sorular var.
Kim bu insanlar?
Neden yasaklandılar?
Hangi gerekçeyle Türkiye’ye alınmadılar?
Hangi değerlendirme sonucunda yasakları kaldırıldı?
Ve en önemlisi…
Aynı mağduriyeti yaşayan diğer insanlar neden hâlâ sessizliğe mahkûm edildi?
İşte meselenin tam merkezi burasıdır.
Çünkü bir ülkede hukuk varsa, kurallar kişiye göre değişmez.
Devlet dediğiniz mekanizma “tanıdığı olan” ile “olmayan” arasında ayrım yapmaz.
Adalet dediğiniz şey, kulislerden çıkan ayrıcalık listeleri değildir.
Ama bugün toplumun önüne çıkan tablo tam olarak budur.
Önce en temel meseleye bakalım.
Bir Kıbrıslı Türk neden Türkiye’ye sokulmaz?
Bu insanlar hangi mahkeme kararıyla tehdit ilan edildi?
Hangi suçtan dolayı yasaklandı?
Hangi hukuki süreç işletildi?
Kimsenin bilgisi yok.
İnsanlar bir sabah havaalanına gidiyor…
Pasaport kontrolünden geçiyor…
Sonra bir memur geliyor ve şunu söylüyor:
“Türkiye’ye girişiniz yasaktır”
Hepsi bu.
Sebep yok.
Karar yok.
Savunma hakkı yok.
İtiraz mekanizması yok.
Bir insanın özgürlüğü hakkında karar veriliyor ama o insan neden cezalandırıldığını bile öğrenemiyor.
Bu, demokratik hukuk devletlerinde kabul edilebilir bir uygulama değildir.
Daha da vahimi şu:
Bazı insanlar yıllarca bu yasağın nedenini öğrenemedi.
Kimi işini kaybetti.
Kimi ailesinden ayrı kaldı.
Kimi eğitim hakkını kullanamadı.
Kimi ticari ilişkilerini kaybetti.
Ama devlet susmayı tercih etti.
Şimdi ise aniden bir açıklama geliyor:
“15’ten fazla kişinin yasağı kaldırıldı”
İyi de neden?
Eğer ortada ciddi güvenlik gerekçeleri varsa…
Eğer bu insanlar gerçekten tehdit oluşturuyorsa…
Eğer devletin elinde somut bilgiler varsa…
O zaman bu yasaklar nasıl kaldırıldı?
Bir güvenlik riski bir gecede ortadan mı kalktı?
Yoksa mesele hiçbir zaman güvenlik değildi de; mesele tamamen siyasi ilişkiler, diplomatik temaslar ve kişisel girişimler miydi?
İnsanlar tam da bunu sorguluyor.
Çünkü kamuoyuna şeffaf bilgi verilmediği zaman, toplum boşlukları kendi yorumuyla doldurur.
Ve bugün sokaktaki vatandaşın vardığı sonuç şudur:
“Demek ki hukuk herkese eşit işlemiyor”
İşte toplumları çürüten duygu budur.
İnsanların devlete olan güvenini yıkan şey ekonomik krizlerden bile önce adalet duygusunun kaybolmasıdır.
Çünkü vatandaş artık şunu düşünmeye başlıyor:
“Benim hakkımı hukuk değil, bağlantılar belirliyor”
Bu düşünce yerleştiği anda devlet ile toplum arasındaki bağ kopmaya başlar.
Bugün insanlar açık açık şunu soruyor:
Bazı insanların telefonu daha mı güçlü?
Bazılarının Ankara’daki ilişkileri daha mı etkili?
Bazılarının siyasi ağırlığı mı daha fazla?
Çünkü ortada objektif bir kriter görünmüyor.
Kamuoyu bilmiyor.
Basın bilmiyor.
Toplum bilmiyor.
Sadece sonuç açıklanıyor.
Ve bu durum ister istemez “ayrıcalıklı vatandaş” algısını büyütüyor.
Oysa devlet yönetimi dedikodu kaldırmaz.
Belirsizlik kaldırmaz.
İma kaldırmaz.
Devlet şeffaf olmak zorundadır.
Eğer gerçekten yanlış bir tahdit uygulaması yapıldıysa;
o zaman bu yanlış herkes için düzeltilmelidir.
Eğer ortada hukuki hata varsa;
o hata sadece belirli isimler için giderilemez.
Ama bugün yaşanan tablo, tam tersine seçilmiş mağduriyetlerin çözüldüğü izlenimini yaratıyor.
İşte kamu vicdanını yaralayan şey budur.
Kapalı kapılar ardında yürütülen diplomasi toplumları zehirler.
Çünkü insanlar neyin nasıl çözüldüğünü bilmediğinde, kurallara değil ilişkilere inanmaya başlar.
Bu çok tehlikelidir.
Bir ülkede vatandaş hukuka güvenmeyi bırakırsa;
onun yerine torpile güvenmeye başlar.
Telefon rehberleri, mahkeme kararlarından daha güçlü hale gelir.
Siyasi bağlantılar anayasanın önüne geçer.
Ve devlet yavaş yavaş kurumsal yapı olmaktan çıkar, kişisel ilişkiler ağına dönüşür.
Bugün toplumdaki öfkenin temel nedeni budur.
Kimse “yasaklar kaldırılsın” diye kızmıyor.
İnsanlar şuna kızıyor:
“Neden sadece bazıları için çözüm var?”
Çünkü adaletin en temel şartı eşit muameledir.
Eşitlik yoksa, adalet sadece güçlülerin kullandığı bir imtiyaza dönüşür.
Bu halk yıllardır belirsizliklerle yönetildi.
Ekonomide belirsizlik…
Siyasette belirsizlik…
Nüfusta belirsizlik…
Devlet yapısında belirsizlik…
Şimdi aynı belirsizlik insan hakları alanında da karşımıza çıkıyor.
Kıbrıslı Türk halkı artık açık konuşulmasını istiyor.
Kim neden yasaklandı?
Hangi mekanizma çalıştı?
Kimlerin yasağı kaldırıldı?
Diğer dosyalar neden bekliyor?
Bu süreç hangi hukuki zeminde yürütülüyor?
Toplum bunları bilmek zorundadır.
Çünkü vatandaşın devlete duyduğu güven, şeffaflıkla korunur.
Gizlilikle değil.
Bugün en büyük tehlike şudur:
İnsanların hukuka olan inancı zayıflıyor.
Çünkü insanlar artık şunu düşünüyor:
“Kurallar herkese eşit uygulanmıyor.”
Bir toplum için bundan daha ağır bir çöküş işareti yoktur.
Devlet dediğiniz yapı, herkese aynı mesafede durmak zorundadır.
Bir vatandaşın değeri;
siyasi bağlantısıyla,
tanıdığı bürokratla,
ulaşabildiği makamla ölçülemez.
Adalet dediğiniz şey ayrıcalık sistemi değildir.
Eğer gerçekten yanlış yapılmışsa;
o yanlış herkes için düzeltilmelidir.
Eğer ortada bir mağduriyet varsa;
o mağduriyet herkes için giderilmelidir.
Ama bugün ortaya çıkan görüntü şudur:
Bazı insanlar görünmez diplomasiyle çözüme ulaşıyor…
Diğerleri ise sessizce beklemeye devam ediyor.
İşte toplumun kabul etmediği şey budur.
Çünkü torpilin konuşulduğu yerde hukuk susar.
Hukukun sustuğu yerde ise devlet küçülür, toplum parçalanır ve adalet sadece güçlülerin erişebildiği bir ayrıcalığa dönüşür.




















