
Eğitim bilimci Ahmet Güneyli, “geçici öğretmen” krizine dikkat çekerek; günü kurtarmaya dönük bir anlayışla sisteme her gün yüzlerce kişi eklemenin; batmakta olan bir gemiden mal kapma telaşını andırdığını söyledi, başkalarının hakkının gasp edildiğini görmezden gelmenin, seçim dönemlerinde kullanılmaya razı olmanın da en çok güvencesiz kesimde görüldüğü vurguladı
Güneyli: Yaşananlar münferit bir sorun değil yapısal bir kırılma
Sosyal medya hesabından açıklama yapan Güneyli, eğitimle ilgili meselelerde yazmanın kendisi için alışıldık bir durum olduğunu ancak bu kez düşüncelerinin tek bir görüşte sabitlenmediğini belirterek, bir yandan öfke, bir yandan kırgınlık, diğer yandan da derin bir kaygı hissettiğini kaydetti.
Güneyli, “Çünkü bugün eğitim alanında yaşananlar artık münferit sorunlar olmaktan çıkmış, yapısal bir kırılmaya dönüşmüştür” dedi.
“Geçici öğretmen olmak birçok kişi için tutunulacak son dal”
“Ağustos ayında Eğitim Bakanlığı’nın koridorlarına hiç tanık oldunuz mu?” diye soran Güneyli, o koridorların umutla bekleyen, dilekçelerle dolaşan, arzuhalciye dönüşmüş insanların çığlıklarıyla dolu olduğunu, geçici öğretmen olabilmenin birçok kişi için yalnızca bir iş değil; belirsizlik içinde tutunulacak son dal olduğunu aktardı.
Güneyli, “Başaranlar için umut filizlenir, çünkü bu ada yarısında kamuda kadrolu olmak, ekonomik ve sosyal güvencenin neredeyse tek adresi olarak görülmektedir. Ancak uğraşıp da geçici öğretmen olamayanlar için bu süreç ağır bir yıkıma dönüşür. Hayal kırıklığı öfkeye, öfke ise siyasal küskünlüklere evrilir” dedi.
“Öğretmen seçimi, kişisel yakınlıklara göre şekillendiğinde; liyakat ilkesi teorik bir kavram olarak kalır”
Güneyli şöyle devam etti;
“İnsanlar yalnızca sisteme değil, kendilerini o sisteme dahil edeceklerini vaat eden yapılara da sırt çevirir. Son bir yıldır eğitim alanında yaşanan krizler bitmek bilmedi; gündem değişti, fakat sorunlar derinleşerek devam etti.
Ne var ki bu defa yaşananlar, sıradan bir kriz değil; sistemin kendi meşruiyetini sorgulatacak ölçüde ciddi bir kırılmadır.
Bugün bazı okul yöneticilerine ya da kadrolu öğretmenlere sorulduğunda, mevcut geçici öğretmenlerin bir kısmının mesleki açıdan oldukça yeterli olduğu, hatta öğretmenliği hak ettiği ifade edilmektedir.
Öte yandan, önemli bir kısmının da bu yeterlikten uzak olduğu açıkça dile getirilmektedir. Sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü öğretmen seçimi, kişisel yakınlıklara, akrabalık ilişkilerine ya da siyasal aidiyetlere göre şekillendiğinde; liyakat ilkesi yalnızca teorik bir kavram olarak kalmaktadır.
“Pedagojik formasyon almadan sınıfa girmek, ehliyetsiz birine araç teslim etmektir”
Oysa geçici öğretmen alımlarında açık, şeffaf ve ölçülebilir kriterler belirlenmiş olsaydı; örneğin merkezi bir sıralama sınavı ya da nesnel değerlendirme mekanizmaları işletilseydi, bugün bu tartışmaların büyük bir kısmı yaşanmayacaktı.
En temel gerçek ise şudur: Pedagojik formasyon almadan sınıfa girmek, ehliyeti olmayan birine araç teslim etmekten farksızdır. Bu durum yalnızca öğretmenin değil, doğrudan öğrencinin ve toplumun geleceğinin riske atılması anlamına gelir.
“Kısa vadeli rahatlamalar, uzun vadede büyük sorunlar üretir”
1985’ten bu yana süregelen yasal çerçevede 2028 yılı için bir sınır öngörülmüşse, bu sınırın ciddiyetle ele alınması gerekirdi. Fütursuzca, günü kurtarmaya dönük ve işgüzar bir anlayışla sisteme her gün yüzlerce kişi eklemek; batmakta olan bir gemiden mal kapma telaşını andırmaktadır. Kısa vadeli rahatlamalar, uzun vadede çok daha büyük sorunlar üretmektedir.
Bir meslektaşım ‘oh çekmek çok kolayıdır’ dedi. Gerçekten de öyledir. Ancak bu tutumla ‘eğitimci’ olunmaz. Bir diğeri ise ‘geldiğin yol tam değilse, dönüşün de öyle olabilir’ dedi.
“Seçim dönemlerinde kullanılmaya razı olmak, koşturmak, bayrak sallamak…”
Başkalarının hakkının gasp edildiğini görmezden gelmek, seçim dönemlerinde kullanılmaya razı olmak, koşturmak, bayrak sallamak; ne yazık ki en çok bu güvencesiz kesimde görülmektedir. Bu da sorunun yalnızca idari değil, aynı zamanda etik ve toplumsal bir boyutu olduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak, öğretmenliğin profesyonel bir meslek olduğu gerçeğini yeniden ve ısrarla hatırlamak zorundayız.
Özellikle ilkokul öğretmenliğinin herkes tarafından yapılabilecek sıradan bir iş olmadığı anlaşılmalıdır.
Çünkü öğretmenlik, yalnızca bilgi aktarmak değil; bireyin karakterini, düşünme biçimini ve toplumsal duruşunu şekillendiren temel bir sorumluluktur”



















