Tartışılmayan Tartışma: Göç, Zorunlu Askerlik ve İşsizlik

Eskiden herkesin dilindeydi bu başlıklar. Zorunlu askerlik, işsizlik, göç…
Yani memleketin en basitinden en can yakıcı gerçeklerine kadar uzanan gündemler.
Şimdiyse öyle bir noktadayız ki, bunların hepsi konuşulmaz oldu. Herkes her şeyi biliyor ama hiçbir şeyden bahsetmiyor.
Çünkü artık her şeyin “anormal” olduğu bir düzende, normal şeylerin tartışılması abesle iştigal sayılıyor.
Zorunlu askerlik, kariyer ihtimallerini kesintiye uğratan, yıllarca hayatın askıya alındığı bir sistem.
Kimsenin gerçekten istemediği ama herkesin mecbur kaldığı bir döngü. Devletin ideolojik şekillendirme aracına dönüşen bir zorunluluk.
Yalnızca vakit kaybı değil; insanın üretkenliğini, hayallerini ve yönünü törpüleyen bir çıkmaz. Herkesin bildiği ama sustuğu, çünkü eleştirmek tehlikeli, çünkü karşı durmak yalnız bırakır insanı.
İşsizlik desen, artık yalnızca bir ekonomik kriz hali değil. Koca bir kuşağın varoluşsal boşluğu haline geldi.
Çünkü iş bulmak başka, meslek sahibi olmak başka şey. Kariyer kurmak, üretmek, hayalinin izinden gitmek bambaşka.
Bu topraklarda çalışmak, günde 10 saat boyunca 3 kuruşa emek satmak anlamına geliyor. Adına iş deniyor ama aslında bu tam anlamıyla modern kölelik.
Hangi üniversiteyi bitirirsen bitir, sonunda karşına çıkan hep aynı: torpilin yoksa ya işsiz kalırsın ya da açlık sınırının altında bir maaşa razı olursun.
Hele bir de vicdanın varsa, düzene boyun eğmeyip haksızlığa karşı direniyorsan, bu sistem seni dışlar.
İnsanca yaşamanın tek yolu devlet memurluğundan geçiyor. Ama orada da hak ederek değil, tanıdıkla, kıyakla, “bizden olma” şartıyla var olabiliyorsun. Sistem sana diyor ki: ya teslim ol ya da defol git.
Ve tam burada başlıyor göç hikâyesi. Çünkü ne askerliği göze alabiliyor insanlar ne açlığı ne de değersizliği.
Kimse gitmek istemezdi aslında. Toprağını, evini, çocukluğunu ardında bırakmak kolay değil.
Ama bu topraklarda hayatta kalmak daha da zor artık.
Herkes biliyor ki burada kalmak ya sustukça daha çok ezilmek ya da konuştuğun için dışlanmak anlamına geliyor.
Göç edenler sanılıyor ki batıya hayran, sanılıyor ki lüks peşinde.
Hayır!
Göç edenler, burada nefes alamayanlar. Göç edenler, adil bir yaşam düşleyenler. Göç edenler, sizin gibi olamadıkları için sistemden dışlananlar. Sırf dürüst kalabildikleri için yaşamaya hakları olmayanlar.
Ama en acı tarafı şu: Bütün bu yıkımın merkezinde biz varız. Hepimiz. Bu düzene yıllarca göz yumduk.
Bildiklerimizi konuşmadık.
Haksızlıkları içimize gömdük. Talep etmeyi unuttuk. Yalnızca kendi çevremize faydamız dokunsun diye sustuk.
Talepkârdık aslında ama sadece kendimiz için. Tanıdığımız birini devlete sokmak dışında hiçbir konuda ses çıkarmadık.
Şimdi ise bütün bunların bedelini, bizim gibi olamayan çocuklar ödüyor. Göç etmek zorunda kalanlar, bizim sustuğumuz her şeyin faturasını ödeyenler.
Ve artık öyle bir yerdeyiz ki, kimse göç edenlerin yerine gelenlerden şikâyet etme hakkına da sahip değil. Çünkü bu düzen sizin ellerinizle bu hale geldi. Üç günlük çıkarlar için elli yıllık işgalin sürdürülebilir olmasına katkı koydunuz.
Şimdi ağlasanız ne çıkar, gülüp geçseniz ne fark eder?
Sizin doyumsuzluğunuzun bedelini bu ülkenin yüreği temiz çocukları ya toprağın altında ödüyor ya da başka topraklarda, sıfırdan hayal kurarak.
Bu adanın yarısı, dürüstlüğün gömüldüğü bir mezarlık gibi. Geriye kalanlar ise kaçmak için bavul hazırlıyor.
Kalanlar, gitmeye cesaret edemeyenler. Gidecek bir yeri olmayanlar.
Ve ne yazık ki, tüm bu karanlık tablonun tek bir çözümü var: ya susmaya devam ederiz ve hep birlikte yok oluruz ya da artık gerçekten konuşmaya başlarız.
Sadece kendimiz için değil, kolektif bir kurtuluş için.



















