İşgalin Son Perdesi: İsimsizleştirilmiş Suç, Susturulmuş Toplum

Meclis’ten dün geçen düzenlemeye hâlâ “yasa” diyebilen varsa, ya olup biteni görmüyordur ya da görmezden gelmeyi tercih ediyordur.
Çünkü bu metin, sıradan bir hukuki değişiklik değil; işgalin ve kolonizasyonun geldiği son aşamanın, yani toplumsal hafızayı silme girişiminin ta kendisidir.
Artık mesele yalnızca toprak değil. Artık mesele yalnızca demografi değil. Artık doğrudan doğruya hakikatin kendisi hedefte.
Çünkü bir toplumun direncini kırmanın en etkili yolu, onun gerçeğe erişim yollarını kapatmaktır. Bu yasa tam olarak bunu yapıyor: İsimleri yasaklayarak, yüzleri silerek, suç ile fail arasındaki bağı koparıyor. Yani hafızayı dağıtıyor, sorumluluğu buharlaştırıyor.
İşgal dediğiniz şey sadece askerle olmaz. Kolonizasyon dediğiniz şey sadece nüfus taşımakla sınırlı değildir. Bunlar işin kaba tarafıdır.
Asıl mesele, zamanla o toplumun düşünme biçimini, konuşma cesaretini ve gerçeği ifade etme refleksini dönüştürmektir. İşte bugün gelinen nokta tam olarak burasıdır: İnsanlara neyi konuşabileceklerini değil, kimi konuşamayacaklarını dikte eden bir düzen.
Masumiyet karinesi gibi evrensel bir ilkenin bu kadar hoyratça eğilip bükülmesi de tesadüf değil. Çünkü burada amaç hukuk yaratmak değil; hukukun dilini kullanarak gerçeği bastırmaktır. O yüzden mesele “isim yazılmasın” meselesi değildir.
Mesele, kamusal suçların kamusal olarak teşhir edilmesini engellemektir. Yani yağmayı görünmez kılmaktır.
Daha açık konuşalım: Bu yasa, hırsızlığı ortadan kaldırmaz; sadece hırsızın adını gizler. Rüşveti bitirmez; sadece rüşvetçiyi anonimleştirir. Ve en tehlikelisi, bunu “hukuk” diyerek yapar.
Bir toplumda suçun adı yoksa, faili yoksa, yüzü yoksa orada adalet de yoktur. Çünkü adalet, soyut kavramlar üzerinden değil, somut gerçekler üzerinden işler. Siz o gerçekleri isimlerden arındırdığınız anda, geriye sadece steril bir yalan kalır.
Yıllardır adım adım ilerleyen bir sürecin son halkasıyla karşı karşıyayız. Önce kurumlar aşındırıldı. Sonra eğitim dönüştürüldü. Ardından ekonomi bağımlı hale getirildi. Şimdi ise konuşma alanı daraltılıyor. Yani bir toplumun kendi kendini savunma refleksi sistematik olarak felç ediliyor.
Ve bütün bunlar olurken bizden beklenen şey şu: Susmak. Görmemek. İsim vermemek.
Kusura bakmayın ama bu çağrıya verilecek tek cevap vardır: Reddetmek.
Çünkü gazetecilik, bu düzenin istediği gibi steril bir anlatı kurma işi değildir. Gazetecilik, gerçeği adıyla çağırma işidir. Eğer bugün isim yazmak yasaklanıyorsa, yarın gerçeğin kendisi yasaklanacaktır.
Bu yüzden bu mesele bir “basın özgürlüğü” tartışmasının çok ötesindedir. Bu, doğrudan doğruya varoluş meselesidir.
Ve evet, tam da bu yüzden:
Bu yasa, işgalin son perdesidir.




















