“Yeni Türkiye” Mühendisliğinde İşler Yolunda Mı?

2013 Gezi protestolarından sonra şekli şemali, uygulaması ve nihai istikameti belli olan, bugüne kadar devam eden “kesintisiz sivil darbe” süreci, son haliyle, onu anlamamakta direnenleri de en sonunda uyandırmışa benziyor.
“Otoriterleşmede eşik aşıldı” ve “sandıksız otokrasi” türünden tanımlamaların ortalığı kaplaması için iktidarın CHP’yi açıkça hedef alması gerekiyormuş demek ki.
Ondan önceki açık anayasa ihlalleri, ağır çekim iktidar gaspı, yargının yürütmeye tabi kılınması, medyanın sıfırlanması, yıllardır insan haklarını paspas eden “hareket eden her objeye ateş etme” türü baskı formatları nasıl oldu da bugünkü tespitleri bu kadar geciktirdi anlamak zor.
Herhalde insanlar umutlanmanın başlı başına bir değişim dinamiği olduğuna inanmayı tercih ettiler.
Ama şimdi durum her zamankinden ciddi. Yüz yıllık Ankara kriterleri, İttihatçı önderler Ziya Gökalp ve Talat Paşa’nın izinden giderek o geleneği canlandıran MHP lideri Devlet Bahçeli ile Osmanlı tahayyülünü “Müslüman Üst Kimlikli Türklük” üzerinden geliştiren Başkan Erdoğan’ın ortaklığında çok daha merkezileştirilmiş, katılaşmış, güvenlik odaklı bir tanımlamayla, en basit demokrasi unsurunu dahi dışlayacak bir çerçeveye oturtuluyor.
Epeydir hukukun üstünlüğünü bir yana bırakın, hukuk diye bir mefhumun kalmadığı konuşulup duruyordu.
Kimilerine göre, her demokrasinin olmazsa olmazı sayılan Kuvvetler Ayrılığı’nın da ortadan kalktığı söylenmekteydi. Ona yakın olmakla beraber, tam da öyle değildi.
Evet, yürütme tamamen iki partinin “devletleşme” projesinde tahkim edilmişti.
Evet, yargı (hele son HSK seçimi ve kritik atamalarla) iktidarı neredeyse yüzde yüz bağlanmıştı.
Ama eksik olan parça, her ne kadar TBMM uzun bir süredir bir nevi “iktidar noteri” (oradan gelen her şeyi tasdik etme mercii) gibi durmakta ise de, içerdeki iki muhalefet unsurunun ya rıza veya ceza yoluyla talim, terbiye, tebdil veya ilga edilmesi de zorunlu hale gelmişti.
İktidarın “beka” söylemi ciddiydi, düşünülmüştü ve sistem kriziyle ekonomik çöküntü buluştuğu için öyle bir yola girilecekti ki, bırakın geri dönüşü veya frene basmayı, daha da sertleşerek gidilecekti.
Ekim 2024’ten beri olan da bu. İşaretler de bunu yeterince anlatıyor. Bütün aksi yöndeki hüznü zan temelli iddialara rağmen iktidarda kenetlenmiş ve kader birliği yapmış olan iki lider, 1 Ekim öncesinde buluştular.
Bu buluşmadan sonraki gelişmeler hem stratejik hedeflerini hem de rol dağılımını da gözler önüne serdi.
Hedef, “iç cephe” söylemi üzerinden, mevcut başkanlık sisteminin, Erdoğan ve Bahçeli’nin iktidarda “devamlılığını” pekiştirecek bir yeni anayasa girişimi ile sağlanmasıydı.
Hedef, mümkünse anayasayı kılçıksız olarak geçirecek 400 milletvekiline ulaşmaktı. Ama ortada iki engel vardı: DEM ve CHP. Yani Meclis’in en güçlü iki partisi.
Bahçeli, sadece hukuksal bir sınırı olan Umut Hakkı’nı Öcalan özelinde siyaset pazarlığına teşmil ederek DEM ve Kürt Siyasal Hareketi’nin rızasını elde etmeyi başardı.
Öyle ki, “barış” girişimini kendisi başlattığı ve aslında diğer partilere destek ziyaretlerini kendisi yapması gerektiği halde, DEM heyetleri kendisini bu üzerlerine düşmeyen vazifenin ortasında buldu.
DEM acaba o sıralarda, bugün Türkiye’de ana muhalefet partisine açılmış olan topyekûn savaş devam ettiği sürece barışa yürümenin en hafif deyişle zor olabileceğini öngörmüş müydü? Bunu sonradan anlayacağız.
İmralı hamlesinden kısa bir süre sonra Erdoğan, o süreç Bahçeli’nin kontrolü altında giderken, 2024 sonlarına doğru ikinci vanayı açtı.
Ve ocak ayından itibaren, sadece İstanbul’u değil, bütünüyle CHP’yi hedef alan “diz çökme ve uzlaşma veya hapis ve imha” süreci de başlamış oldu.
Bu hamlenin bir başka önemli alt hedefi daha vardı: Zaten Ankara’ya mali yönden bağımlı olan yerel yönetimleri tamamen merkeze bağlamak ve tam teşekküllü otokratik bir düzeni kurmak.
İşler iyi gidiyor mu? Büyük ölçüde evet.
Aksama var mı? Olmaması için, medya üzerindeki baskılar geometrik şekilde son zamanda boşuna artırılmadı.
LeMan olayı ardından gerçekleşen protestolarla boşuna aba altından sopa gösterilmedi.
Sokak ve meydan daha da sıkı biçimde yasak boşuna bölge ilan edilmedi.
Şimdi, iki muhalefet partisinin birbirine herhangi bir şekilde yaklaşmaması için düzenlenmiş olan kurgu işlemekte.
DEM, CHP merkezi ve yerel yöneticilerine yönelik gözaltı/tutuklama dalgasına karşı sadece “kınıyoruz, kabul edilemez” türünden açıklamalarla yetiniyor, kendilerini umuda sürükleyen “süreç”i bozmamaya çalışıyor. (Bunun bir benzeri, eski Barış Süreci’ne denk gelen Gezi’deki çekimser tavırda da yaşanmıştı)
Öte yandan, gene iktidarın beklediği şekilde, CHP cenahının medyadaki veya toplum içindeki destekçileri ise baskı arttıkça DEM’e karşı sertleşmeye devam ediyor.
Bunların bir kesimindeki milliyetçi söylemin dikkat çekmemesi de mümkün değil.
Ama, tüm bunlara rağmen, not etmek gerekir ki, Başkan Erdoğan bu “çifte hamle” ile siyasi kariyerinin en yüksek kumarını oynamakta.
Eli en yüksek seviyeye çıkarttı, belki de iktidar temerküzünü tam sağlamak için bir “altın vuruş” peşinde.
Başarabilir mi? Hem evet hem hayır.
Evet, çünkü iki partiyi farklı kulvarlarda tutmakta başarılı, ayrıca yargı dahil bürokrasi kontrolü altında. Gerekirse zor kullanmak da dahil.
Trump’la son baş başa görüşmesinin de özgüvenini katladığı kesin, çünkü Trump’ın Türkiye’nin iç siyasetiyle zerre kadar ilgilenmediği iyice anlaşıldı.
AB için de Türkiye artık sadece savunma iş birliği için makbul bir “üçüncü aktör”
Evet, ayrıca tüm ısmarlama yalan anketlerin aksine, son iki güvenilir anket aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor;
AKP, CHP’nin üç buçuk puan önünde ve tekrar 14 Mayıs 2023 seviyesini yakalamış durumda! Özellikle dış politika nedeniyle Erdoğan’ın görev onayı da dört puan artmış görünmekte.
“Hayır başaramaz” da denebilir. Gene en son (off the record olduğu için adını veremiyorum) ankete göre, halkın bir numaralı gündem maddesi açık arayla ekonomi ve geçim.
Aynı ankete göre halkın yüzde 57’si Bahçeli’nin “terörsüz Türkiye” diye tanımladığı “İmralı Girişimi“ne karşı. Yüzde 71’i (bu sürecin koşulları arasında yer alan) AKP-MHP-DEM imzalı bir anayasanın demokratik olmayacağını düşünmekte.
Bir de şu var; PKK kendisini feshetti, ama belirli yasal reformlar olmadığı sürece, sembolik törenler bir yana, tamamen silah bırakma —yani “silahlara veda”— kozunu saklı tutuyor. Bu tavır, eğer devlet “ben her şeyi isterim ve alırım ama hiçbir şey vermem”de ısrar ederse, süreci çıkmaza sokabilir.
CHP ile ilgili kısmında ise durum her ne kadar “sonuna kadar gidilecek ve parti kurultayı yok hükmünde sayılacak” şeklinde görünmekte ise de şu ana kadar uygulanan basınç, aslında Özgür Özel ve ekibini “gelin bizim anayasa planımıza dahil olun” türü müzakereyi amaçlamakta.
“Erdoğan bana ‘Özel, gel etkin pişmanlıktan faydalan, Ekrem Başkan’a sırtını dön, gel partinin başında otur’ diyor. CHP’yi yargı eliyle dizayn etmek istediğini itiraf ederek, partinin başında kalmayı bana rüşvet teklif ederek, partiye çökmeyi, partiye kayyım koymayı tehdit unsuru yaparak arkadaşlarımı terk etmemi istiyor” demişti Özel geçenlerde.
Bu durum CHP’yi açmazda bırakıyor. Direniş devam ederse iktidar daha çok baskı aracını devreye sokacak.
“Rıza” oluşursa, aynen Yenikapı örneğinde olduğu gibi parti bu iktidar formatının tahkiminde araç haline gelecek.
Ve her hal-ü kârda muhalefet partilerinin aynen Azerbaycan’da olduğu gibi “tabela partileri” olarak varlık göstereceği, genelde aynı safları paylaşacağı bir düzen yerleşecek.
Çok ilginç bir dönem. Böylesi hiç yaşanmadı.
Göreceğiz.



















