InstagramKöşe Yazarlarımız

Zenginler, Yoksullar ve Susturulmuş Umutlar







Türkiye’yi saran, birtakım afaki kavramlarla boyanmaya çalışılan gündem gerçek mi, yapay mı?

Önce, Birgün gazetesinden bir haber:

Ülkede gelir dağılımı eşitsizliği uçuruma döndü. Gelir adaletsizliğinde Avrupa lideri Türkiye, dünyada ilk 10 ülkenin içine girdi. BDDK’ye göre toplam mevduatın neredeyse yüzde 80’i en zengin yüzde 1’lik kesimin hesabında. Banka hesaplarının yüzde 83’ünde 10 bin lira bile yok

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) güncel Risk Merkezi raporuna göre;

Türkiye’deki mevduat hesaplarının toplam bakiyesinin yüzde 79’u, yüzde 1’lik kesimin elinde bulunuyor. Banka hesaplarının yüzde 83’ü, sadece 10 bin liraya kadar bakiyeye sahip hesaplardan oluşuyor. 166 milyon hesapta, toplam 132,7 milyar liralık bakiye bulunuyor. Yüzde 83’ü meydana getiren 10 bin liralık hesapların toplam mevduattaki payı ise yüzde 1 bile değil.

TÜİK verilerine göre, en zengin yüzde 10’luk kesim ülkedeki her 100 liranın 39,2 lirasını cebine koyarken en yoksul yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay yalnızca 6,3 lirada kalıyor. Üstelik en zengin yüzde 20’lik kesim toplam gelirin neredeyse yarısına denk gelen yüzde 48,1’i alıyor.

Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik kesimin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’dan (GSYH) aldığı pay yüzde 14,6. Bir başka deyişle, Türkiye’de üretilen toplam gelirin yedide biri yalnızca binde birlik bir azınlığa gidiyor.

Union Bank of Switzerland’ın (UBS) geçen ay yayınlanan 2025 Küresel Servet Raporu’na göre Türkiye, yerel para cinsinden serveti en çok azalan ülke olmasına rağmen zenginler servetlerini katladı.

Ülke, dolar milyoneri sıralamasında dünya lideri oldu. Rapora göre Türkiye, dolar milyoneri sayısı en çok artan ülke oldu. Ülkede yetişkin başına düşen servet bir yılda yüzde 14 gerilerken zengin azınlık gayrimenkul, altın, döviz ve faizle kazancına kazanç kattı

Tek başına bu haber bile ülkedeki kurulu düzenin ne olduğunu ve bu asalak yapılanma sürdükçe eşitliğe alan açan bir değişimin de ne denli -imkansız demeyelim- zor olduğunu anlamamıza yetmekte.

Son 14 yıllık AKP dönemi -özellikle kamu ihale yasasının en az 160 defa talan ve çürüme lehine iğdiş edilmesinden beri- sadece parti ve İslamcı kimlik aidiyeti olanlara yaramadı, “seküler” veya “cumhuriyetçi” olarak bilinen (sanılan) kapkaççı kesimlerin de ekmeğine kat kat yağ sürdü.

Buna resmi kaynaklara dayalı şu verileri de ekleyelim:

2024 sonu itibarıyla Türkiye’de sosyal yardımlarla geçinen toplam kişi sayısı yaklaşık 20 milyon.

Bu da ülke nüfusunun neredeyse dörtte birine karşılık gelmekte. Düzenli şekilde sosyal yardımdan yararlanan hane (aile) sayısı ise yaklaşık 5 milyon civarında.

Bu ne demek? Seçmenin dörtte bir kadarı, mevcut iktidara ve onun “beka”sına bağımlı demek. Bu düzen, seçmeni “onlar gelirse işiniz biter” diye korkutmak veya arada bir cülus dağıtarak memnun kılmak için gayet makbul bir mekanizma.

Bir ülkedeki çalkantılı gelişmeleri, kronik hal alan sistem krizini makro ekonomi bağlamına almazsanız, yapılan tüm siyasetle, itiş kakış söylemiyle sınırlı süreçler, yanıltıcı bir vodvilden öteye geçmez.

Olan da bu. O yüzden veri haberciliği yapan, çok az sayıdaki kaynaklara odaklanmak, arka plandaki gerçeği yüksek pixel ile netleştirir.

O yüzden, oradan buradan gelen “o onu böyle demiş”, “bu bunu şöyle yapacakmış” tarzı “kulis” haberlerini son derece tenzilatlı izlemek lazım. Çünkü halkı, seçmeni zehirliyor, kafa karıştırıyorlar.

Ülkede her gün yaşanan yolsuzluk, doğa düşmanlığı, kamu malı yağması, öfke, şiddet, çaresizlik ve kaza ölümleri haberleri, sistemin çöküntüsünün ön işaretleri, uyarı sinyalleri. Ama aldıran yok.

Siyaset tıkanmış durumda. Son gelen iyi kötü güvenilir anketler, kararsız seçmen oranının ya arttığını, kimlik yığınaklarının derinleştiğini ve kendisini “yeni muhalefet” olarak konumlamaya başlayan ZP, İYİP ve Anahtar gibi katı milliyetçi partilere doğru yöneldiğini gösteriyor.

Bunun bir nedeni “süreç” denilen girişime tepki ise, asıl nedeni yukarıda bazı verilerini sunduğum ekonomik krizin ürettiği refleksler.

Sistem de tıkandı, siyaset (son parti transferleri ve geçişlerin de etkisiyle) çürüdü, seçmen ise öyle veya böyle kendisine bir kanal açmaya çalışıyor.

Tabii, bundan sonraki gelişmeler bizi bildiğimiz anlamda bir seçim ile buluşturacaksa. Orası da muamma.

Bu genel fotoğrafa bakıldığında pek çok şey bulanıklaşıyor, tüm propaganda hamlelerine rağmen durumun absürt yanları gizlenemiyor.

Tabanların nasıl dışlandığını, epeydir “Erdoğan-Bahçeli-Öcalan” üçlüsünün dikey kararlarına bağımlı hale getirilen, DEM’i ön saflara sürülmüş icracı kılan, CHP’nin sürekli dayak yeme halinde hiçbir kesinti duraklama ima etmeyen, “komisyon” icadıyla süreci büyük olasılıkla –çürütecek olmasa bile– iktidarın lehine işletmeyi amaçlayan karman çorman gelişmeler üzerinden görüyoruz.

Ortada bir toplumu “ikna etme” süreci değil, günün sonunda azami siyasi faydacılık güden bir dayatma uzlaşması var gibi görünmekte.

Bir taraf “terörsüz Türkiye” üzerinden yürüyor, öteki “barış” gibi artık iyice aşınmakta olan bir kavramın habire tekrarlanması üzerinden.

Bir taraf Türk-Kürt-Arap kimlikleriyle bir Müslüman üçgeni kuruyor, devamında da “Kürt ve Alevi başkan yardımcısı olsun” diyor (tabii bu sözün sınırı gayrımüslim yurttaşların o unvana layık olamayacakarını da belirliyor)

Bütün bunlar, karşı tepkilerle bir laf kalabalığına, kakofoniye dönüşürken, ne ekonomiyle ilgili bir istikrarlı tartışma var ne de başta Kürtlerin anadil hakları, güçlendirilmiş yerel idare reformu gibi konuları kapsamıyor.

Kısacası, bir kısır döngü. Öyle olduğu için kriz yatışmayacak, daha da derinleşecek gibi durmakta.

O yüzden gözümüz başta aktardığım verilerde, vahşi düzenin devamını anlatan bilgilerde olsun.

Unutmayın, Mayıs 2023 seçimlerinin muhalefetçe kaybında, o “servet hegemonu” zenginler kitlesi önemli bir rol oynamıştı. Şimdi öyle semirdiler ki, düzeni savunmak için ellerinden geleni yapacaklar.













Başa dön tuşu