Patronun Muhasebesi

Geçtiğimiz günlerde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sadık Gardiyanoğlu, yabancı işçilere işveren barınma ve yemek sağlıyorsa maaştan yüzde kırka kadar kesinti yapılabileceğini söyledi.
Bu tür sözler, normalde bir ülkenin çalışma hayatı üzerine uzun tartışmalar açar. Fakat bizde, şaşkınlık hissi geçer geçmez, mesele gündemin hızlı tüketim döngüsünde kayboldu.
Oysa bu açıklama, adanın kuzeyindeki iş ilişkilerinin mantığını açık eden bir örnek olarak hafızada kalmalıydı.
Yıllar önce bir kitap okumuştum; Émile Zola’nın Germinal’i. 19. yüzyılın son çeyreğinde geçen bu roman, Montsou’daki kömür madencilerinin yaşamını anlatıyordu. Sayfalarını çevirirken, madencilerin hayatının kömür tonajıyla aynı deftere yazıldığı o sahne içime işlemişti.
Defter, yalnızca üretimin değil, insan ömrünün de muhasebesiydi. Çünkü insan yaşamının iş araçları için kullanılan yakıttan, kömürün tonajından, ofisin kirasından, kısacası patronun muhasebesindeki herhangi bir kalemden daha çok değeri yoktu.
Zola, çalışanın bedenini ve zamanını başkalarının elinde fiyatı belirlenir bir mala dönüştüren düzeni bütün çıplaklığıyla gösteriyordu.
Gardiyanoğlu’nun önerisini okuduğumda, Zola’nın kitabı önümde yeniden açılmış gibi oldu.
Burada mesele, sağlanan imkânların karşılığı değil elbette; mesele, çalışanın kendi kazancı üzerindeki iradenin daraltılması.
Ücretin hangi kısmına kimin karar vereceği yüzeyde teknik bir ayrıntı gibi görünebilir; ama gerçekte hayatın ölçülerini değiştiren bir müdahale.
Daha sonra Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde’sini de okuduğumda, Zola’dan neredeyse yüz yıl sonra, başka bir coğrafyada aynı mantığın sürdüğünü görmek beni duraksatmış, hatta itiraf edeyim, sersemletmişti.
Sivas’tan Çukurova’ya giden Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali’nin hikâyesi hâlâ zihnimde.
Özellikle bir sahne: Kozanın tozu havada ağır bir sis gibi asılıdır. Ustabaşı bağırır, “Paydos yok!” Yusuf başını kaldırır, alnından süzülen ter gözlerine karışır. Orhan Kemal’in romanında da her hareketin ve her nefesin bir karşılığı vardır ve hepsi işin hesabına eklenir.
Coğrafya değişmiş, dil değişmiştir; ama emeğin parçalanma biçimi aynıdır.
Zola’nın borç defteriyle Orhan Kemal’in avans defteri, şimdi resmi bir önerinin satırlarında karşımıza çıkıyor. Birinin sahnesi kömür karasıyla, diğerinin pamuk tozuyla kaplı; ama sayfaların düzeni değişmiyor.
Bu yalnızca yabancı işçilerin meselesi değil. Tarih, düşük standartların önce dar bir gruba uygulanıp sonra genelleştiğini defalarca gösterdi.
Bugün pasaport üzerinden çizilen ayrım, yarın başka bir ölçüte taşınabilir. Buradaki mantık, emeğin değerini insanın kimliğine, statüsüne veya pazarlık gücüne göre yeniden belirlemektir.
Dünyanın farklı bölgelerinden, tarihin farklı dönemlerinden örnekler, sermayenin ve savunucularının davranışlarındaki sürekliliği gösteriyor: Körfez’de kafala sistemi işçinin çalışma iznini patronuna bağlar.
Avrupa’nın tarım bölgelerinde göçmen işçiler, barınma ve yemek karşılığında asgari ücretin altında çalışır.
Güney Asya’da parça başı çalışan kadınlar, bir giysinin fiyatının binde biri karşılığında günlerini kapalı atölyelerde geçirir.
Yöntemler farklı, sonuç aynıdır: Yaşamın temel unsurları “yan hak” olarak ücretin dışına itilir, kalan küçülür.
Kıbrıs’ın kuzeyinde özel sektörde sendika, yani işçinin hakkını savunacak, patronun keyfi uygulamalarına karşı duracak örgütlü bir güç bulunmuyor.
Böyle olunca çalışma yaşamının kuralları kâğıt üzerinde var; ama gerçekte işverenin insafına bırakılmış durumda.
Bordro, işçinin değil, patronun masasından çıkar. Fazla mesai ödenir mi, tatil gününe saygı gösterilir mi, çalışma saatleri insanca mı düzenlenir…
Bunların hepsi yasaların güvencesinde değil, patronun o günkü ruh hâline bağlı.
Mobbing, işyerinde aşağılanma ya da işten çıkarma tehdidi gibi uygulamalar, karşısında duracak bir toplu irade olmadığı için sessizlik içinde sürüyor.
Bu eksiklik, işyerini hukukun değil, kişisel çıkarın belirlediği bir mikro-iktidar, bir despotizm alanına çeviriyor.
Böyle bir zeminde maaş kesintisini mümkün kılan düzenleme, güç dengesini tek tarafa verir. Yemeğin ve barınmanın sizin için yaşamsal olması, işveren açısından onların kâr hanesine eklenen kalemler olmasını engellemez.
Toplum denen yapının çözülüşü de bu noktada iyice görünür olur. Buna aslında olmayan, hayali bir geçmişi övmek için işaret etmiyorum.
İnsanların birbirine insanca yaklaşmasını sağlayan basit değerlerin çözülmesini fark edilmeye değer bir sorun olarak görüyorum.
Karşılıklılık, güven, adalet duygusu yerini “Bu bana ne kazandırır?” sorusuna bıraktığında ortada hâlâ adına toplum denen bir insan kalabalığı dolaşıyor olabilir; ama o kalabalık, onları toplum yapan bağları artık kaybetmiştir.
Bu öneri de bordrodaki birkaç satırdan ibaret değil.
Hayatın ölçüsünü değiştiren, o ölçüyü 19. yüzyıl madenlerindeki sömürüyle aynı seviyeye çeken bir anlayışın resmi.
Zola’nın madenci kasabasındaki borç defteriyle Orhan Kemal’in fabrikasındaki avans kaydı arasında da yıl ve dil farkı vardır; ama hesaplama biçimi aynıdır: Paydos sütunu boş, insani değerler hanesi silinmiş.
Bugün bu düzenleme yalnızca “yabancı işçi” başlığı altında tartışılıyor; ama yarın bordrolara düşecek yeni satırların, pasaport rengine bakmadan hepimizi kapsayacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.
Bir sabah, kendi adımızın da o sütunlarda olduğunu fark edeceğiz. O zaman ortada artık pazarlık masası, söz hakkı değil; yalnızca, Zola’nın madenlerinde olduğu gibi, gözün gözü görmediği, nefesin daraldığı bir karanlık kalacak.
Yerli-yabancı iş gücü ayırmayan, zifiri koyu bir karanlık.



















