Serhat Akpınar Silahlı Kuvvetleri

Siyaset felsefesine yeni yeni merak saldığımız ergenlik yıllarımızda yüksek idealler için silahlı mücadele etik midir değil midir gibi bugün hatırlayınca güldüğüm uçuk tartışmalar yapardık.
Dikmen dağlarında gerilla ordusu olur mu, Kıbrıs’ın şehirleri şehir gerillası barındıracak kadar şehirden sayılır mı, en önemlisi insanın eline silah almasını makul kılan tarihsel bir koşul olabilir mi, var mı?
Ya da silah ne için kullanıldığından bağımsız, amacı kirleten yanlış bir araç mı?
Bu soruların bazılarına artık fıkra niyetine gülüyorum, bazılarını ise hala aklımda tartıyorum. Görünüşe göre sermaye, öyle etik dertleri olmamasının da verdiği rahatlıkla konuyu çözmüş.
Geçtiğimiz günlerde devletin altı yüz adet yeni tabanca ruhsatı dağıtması olması gerektirdiği gibi büyük bir tartışma yarattı.
Muhalefet hükümeti toplumu silahlandırmakla suçladı. Demokrat Parti Genel Sekreteri, milletvekili ve Girne Amerikan Üniversitesi’nin sahibi Serhat Akpınar ise bu eleştirileri verilen izinleri “ihtiyaç temelli tedbir” olarak niteleyerek yanıtladı.
“Değişen demografik yapı”ya ve “dış kaynaklı tehditlere” işaret etti, özellikle iş insanları ve yatırımcılar için özel koruma ihtiyacı doğduğunu söyledi.
Özetle devlet güvenlik görevini yerine getiremeyip, ayrıcalıklı gördüklerine silah vererek ‘kendi başınızın çaresine bakın’ dedi.
Geriye kalan biz sıradan kalabalığın nasıl güvende hissedeceği meçhul. Belki hayırsever iş insanları hazır silahlanmışken halkın güvenlik ihtiyacına da el atar, kendi aralarında asayişi sağlayacak silahlı bir birim kurarlar.
Adına da “Serhat Akpınar Silahlı Kuvvetleri” denebilir, kim bilir?
Tabloda yalnız Akpınar yok. Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı da sahnede. Sermayenin ihtiyaçlarını gerekçelendirmeyi görev bilen bir figür olarak, dramatik bir hikâyeyle tartışmaya dahil oldu.
Yıllar öncesinden bir aile trajedisini bugünle ilişkilendirip, bireysel silahlanmayı mazur göstermeye çalıştı. Böylece Akpınar’ın “iş insanlarının güvenliği” argümanını tamamlayan duygusal bir fon yarattı.
Normal şartlar altında bir bakandan beklenen ülkenin silah politikasını kıssadan hisse ile melodramatik hikâyelerle değil, uzman kriminologlardan alacağı bilimsel görüşlerle, kamu politikaları geliştirmekle yükümlü teknokratlarla planlamasıdır, ama anormal şartlar altında yaşadığımız da sır değil.
Dolayısıyla Arıklı da pek yadırganmadı.
Trajikomik olan şu: Yıllardır bu ülkenin demografisini değiştiren dinamikleri yaratan ve bundan kazanç sağlayan çevreler, bugün çıkıp “kriminal tehditler“den şikâyet ediyor.
Kontrolsüz biçimde açılan kurumlar, sadece eğitim için gelen öğrencileri değil, üniversitenin yerini bile bilmeyen binlerce kişiyi de beraberinde getiriyor. İnşaat sektöründe kayıt dışı çalıştırılan göçmen işçiler, bütün bu kayıt dışılığın doğal olarak kayıt dışı olan para trafiği, sermaye yapılanması…
Tüm bunlar aynı aktörlerin kurduğu düzenin sonucu. Şimdi ise kendi elleriyle büyüttükleri tabloyu kriminalize edip, yeni bir güvenlik gerekçesine dönüştürüyorlar.
Çözüm olarak önerilen ne? Devletin güvenlik kurumlarını ve yargının bağımsızlığını güçlendirmek, kara para ve mafyatik yapılara karşı kurumsal direnç geliştirmek değil tabii ki.
Geçici onuncu maddenin artık gerçekten geçmesi, yani kaldırılması, sivil otoritenin elinde suçla mücadele edecek bir polis birimi bulunması da değil. Bunun yerine önerilen şey, “iş insanlarının beline tabanca takılması”
Güvenlik politikasının yeni adı bu.
Tüm bunların hasbelkader birkaç iş bilmez bürokratın koltuğa oturmasının sonucu olmadığını görmek gerek.
Karşımızdaki tablo üretim kanallarının adım adım tıkanmasının, hukukun sistematik olarak baskı altına alınmasının, toplumsal aklın üretemez hale gelmesinin bir sonucu.
Sorunlarını tartışıp çözmek için kurumsal mekanizmalardan yoksun bırakılan, hak gaspı karşısında elinde hiçbir enstrümanı olmayan bir toplumda şiddet kültürü yalnızca yukarıdan dayatılan değil, aynı zamanda aşağıdan kabullenilen bir gerçeklik haline gelmesi kaçınılmaz.
Silah ruhsatlarıyla meşrulaştırılan bu düzen kendini devlet diye adlandıran bir yapının işlevsizliği ile sermayenin pervasızlığının birleşiminden doğan, giderek derinleşen bir toplumsal çürümenin en görünür işareti.
Açıklamaların en çarpıcı kısmı ise “ölçülü tedbir” vurgusu. Ölçüden kasıt aylarca ödenmeyen maaşların yarattığı öfke değil. Üniversitede emeği gasp edilen öğretim elemanının isyanı da değil.
Göçmen işçinin kayıt dışı çalıştırıldığı için maruz kaldığı şiddet? Hayır. Onlar bu “ölçü”nün dışında. Ölçü yalnızca sermaye temsilcileri kendilerini tehdit altında hissettiği zaman devrede.
Tablo net: Hükümet emeği sömürülenin değil, emeği sömürenin güvenliğini sağlıyor.
“Ölçülü tedbir” adı verilen şey de aslında bu çıplak gerçeğin üzerini örtmek için kullanılan bir dil oyunu. Meseleye uzaktan bakan biri için tüm sahne gerçek bir güvenlik politikasından çok bir kara mizah senaryosu.
Aslında belki de bu kadar kafa yormaya gerek yok.
Sayın patron, milletvekili, genel sekreter Akpınar’a sormak lazım; Madem güvenlik ihtiyacı bu kadar bireyin sorumluluğunda, o zaman gasp edilen emeğini geri almak isteyen işçilere, aylar boyu maaşsız çalıştırılan, kirasını ödeyemediği evden atılan, hakkı olan maddi güvenceden yoksun bırakılan akademisyenlere de tabanca ruhsatı dağıtmayı düşünüyor musunuz?
Yoksa patronlar kulübünden olmayanlara yalnızca sessizce kenarda durmak, başına ne gelecekse ona razı olmak mı düşüyor?
Tam “sınıf barışına” inanayım diyorum, bir gülme geliyor.



















