Putin’e Ses Etmeyen “Anti Emperyalistler” Trump’a Karşı Neden Canhıraş?

Trump yönetiminin “Maduro operasyonu” ve ardından “Venezuela’ya el koyduk” açıklamaları Türkiye’de doğal olarak iktidar dışındaki kesimleri ayağa kaldırdı.
Tepkiler, özellikle Sol ve DEM’in temsil ettiği Kürt kesiminde “emperyalizm”, “vahşi kapitalizm”, “neo liberalizm” ve “haydut devlet” gibi bazı kalıp kavramlar ekseninde yoğunlaşmakta.
Tepkiler, dediğim gibi doğal. Ama sözünü ettiğim kesimler açısından, tutarlılık kriteri üzerinden bakıldığında, “doğal olmayan” bir durum sırıtıyor.
Şimdi –haklı olarak– ortalığı ayağa kaldıran sol, Kürt ve hatta kısmen CHP’lilerin sosyal medyada ve kimi gazetelerdeki temsilcileri birkaç yıl önce Rusya, Ukrayna topraklarını işgal ettiğinde ses çıkarmamış, hatta aralarından Putin yönetimini haklı çıkarmaya çabalayan sesler de yükselmişti.
Trump’ın Venezuela’nın egemenliğine doğrudan ve şiddetli müdahalesiyle, Putin’in Ukrayna’nın egemenliğine doğrudan ve şiddetli müdahalesi arasında fark var mı?
Dünya iyice karmaşık hal aldıkça, Türkiye’de gözlemlenmesi artık iyice kolaylaşan sorun, geçen yüzyıla ait ideolojik kalıpların etik ve uluslararası hukuk boyutlarına ağır basması, bu ideolojilerin inatçı ve sadık bendelerinin hakikatleri kendi meşreplerine göre eğip bükme mahareti.
Hakikat şu ki, günümüzün kaotikleşen dünyası ideolojilerin sınırlarını zorluyor, yeni bakış açılarını gerekli kılıyor. Farkındalık o topraklarda yeşerir mi, bilemem.
Ukrayna’da sessiz kalıp Venezuela’da ortalığı velveleye verenler için bir düz okuma önerisini buraya alıyorum.
Yazısının önemli bir kısmını çevirisiyle aktardığım Masha Gessen, en önde gelen Sovyetologlardan ve Rusya uzmanlarından biri. “The Future Is History: How Totalitarianism Reclaimed Russia” (Tarih, Gelecektir: Totalitarizm Rusya’yı Nasıl Geri Aldı) başlıklı kitabı ABD’nin en önemli ödüllerinden biri sayılan “Ulusal Kitap Ödülü”ne layık görülmüştü.
Yazıda, Trump ve Putin arasındaki benzerlikleri, “eylem etkileşimi”ni, ve SSCB’de geliştirilen “fethet ve yayıl” kültürünü, yani kaynak açlığına dayalı sömürgeciliği, Trump ekibinin bugünkü hareket şemasıyla mukayese ediyor.
Sonuçta diyor ki: Trump’ın yaptığı, benzer otokratlara “kapı açmak”, “buyurun siz de yapın” demektir.
“Tencere yuvarlandı, kapağını buldu” demeye getiriyor.
Kalıp laflarla mangalda kül bırakmamak kolay, ama mesele şu: Ancak ilkelerde tutarlı olunca inandırıcılık ve saygınlık sağlarsınız.
Söz Gessen’de:
“Bu Putin için bir zafer; çünkü bu gelişme, II. Dünya Savaşı ardından ilan edilen hukuk, adalet ve insan haklarına dayalı yeni dünya düzenine –büyük olasılıkla- ölümcül bir darbe”
O düzen hiçbir zaman, savunucularının iddia ettiği kadar sağlam olmadı. Uluslararası hukuku uygulamak ve iş birliğini teşvik etmek amacıyla kurulan çok taraflı kurumların birçoğu işlevsiz hale geldi; çoğu kez de en güçlü üyeleri tarafından sabote edildi.
Yine de bazı mekanizmalar işe yaradı; bazı yasalar uygulandı; bazı suçlar cezalandırıldı ve muhtemelen çok daha fazlası önlendi; milyonlarca insan özgürlüğünü ve onurunu kazandı; yasaya dayalı, insancıl bir dünya düzeninin kurulacağına dair makul bir umut vardı.
Artık yok.
Sömürgeleştirme özgürlük getirmez. Ve Trump’ın çeşitli şekillerde tam dört kez “ülkeyi biz yöneteceğiz” derken vaat ettiği şey de sömürgeleştirmeydi.
Bu Putin’i dikkatle izlemiş olanların aşina olduğu özel bir ifade biçimi. Rusya devlet başkanı Ukrayna’yı işgalini o ülkenin halkını “özgürleştirme” misyonu olarak nitelendirmiş, (Ukrayna’nın varlığının hiçbir zaman tehdit etmediği) Rus egemenliğini savunduğunu iddia etmişti.
Putin, Ukrayna’nın ülkesi tarafından (aslında Rusya ile eş tuttuğu Sovyetler Birliği tarafından) inşa edilen altyapıyı gayrimeşru biçimde sahiplendiğini de ileri sürmüştü —tıpkı Trump’ın, Maduro’nun Amerikan şirketlerinin inşa ettiği petrol sektörünü kamulaştırarak Amerikan tarihindeki “en büyük hırsızlığı” gerçekleştirdiği yönündeki yanlış iddiası gibi.
Putin, dünyanın birkaç güçlü adam tarafından nüfuz alanlarına bölündüğü bir vizyonu yıllardır savunuyor. Bu da aslında II. Dünya Savaşı sonrasının, Soğuk Savaş’ın düzeniydi —Sovyetler Birliği tarafından sömürgeleştirilen ülkelerin Batı’nın liberal iddialarından dışlandığı bir düzen.
Uzun zamandır Trump’ın da sezgisel olarak bu bakış açısını paylaştığı görülüyor: Dünyayı paylaşmak, onun gözünde siyasi gücün amacı.
Aralık ayında yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni kaleme alan kişi, bu dünya görüşünü Monroe Doktrini’ne “Trump Eki” olarak kodlamıştı —ABD’nin iki yüzyıldır Batı Yarımküresi üzerindeki gücünü öne süren doktrin.
Cumartesi günkü basın toplantısında Trump bu eki “Donroe Doktrini” olarak yeniden adlandırdı.
Yarım yüzyıl önce bir Sovyet üçüncü sınıf öğrencisi olarak, aylarca, doğal kaynaklar konulu dersler görmüştüm. Rusça terim –polezniye iskopayemiye– anlamlıdır: Kelimenin tam anlamıyla “yararlı çıkarılabilirler” demektir.
Bu Sovyet dersleri o kadar sıkıcıydı ki sınıf saatinin akrep ve yelkovanının kıpırdamadığını hâlâ hatırlıyorum.
Ayrıca granitin katı olduğunu, metalin cevherde bulunduğunu, petrolün çağdaş yaşam için vazgeçilmez sayıldığını ve toprak kazanmanın amacının çıkarım olduğunu hatırlıyorum. Sovyetler Birliği’nin koca bir haritası vardı; maden zengini bölgeler parlak kırmızıya boyanmıştı. Bize “işte zenginliğimiz” denmişti.
Trump, anlaşılan kendi başına, coğrafya ve siyasetle ilgili olarak Putin ve benim çocukken kafamıza kazınan aynı anlayışla hidayete ermiş.
Basın toplantısında Venezuela’yı “yönetmek”in teknik ayrıntıları, bunun maliyeti veya bölgedeki diğer ülkelerin çıkarları hakkında sorulan hemen her soruya, ABD’nin Venezuela kuyularından çıkaracağı “tüm o petrol” üzerinden yanıt verdi.
Onun siyaseti “zenginleşmek, semirmek” siyasetidir — tek bir büyük “yararlı çıkarılabilirler” arayışı.
İlk başkanlık kampanyasında George W. Bush’u Irak savaşında “petrolü almamakla” eleştirmişti Trump.
O zaman bazılarımız merak etmiştik: “Petrolü nasıl alırsınız?”
İşte böyle: Ülkeyi alarak.
Trump ile Putin’in ortak noktalarından biri de Avrupa değerlerine duydukları küçümseme —iş birliği, adalet ve insan haklarına dayanan, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin temelini oluşturan değerler.
Putin’in konuşmaları bu küçümsemeyle dolup taşar; tıpkı Trump’ın ulusal güvenlik stratejisi gibi. Görünüşe göre “Donroe Doktrini” Trump’ın Venezuela’yı, Küba’yı –ki kendisi ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio açıkça tehdit etmişlerdi– ve Trump’ın dilediği Amerika kıtasının herhangi bir parçasını almasına izin verecek. (Eminim kısa süre içinde Kanada’yı 51. eyalet yapmaktan da söz edecek)
Eğer öyle olursa, bu aynı zamanda Putin’in de Avrupa’dan istediği kadarını yutmasına olanak tanıyacaktır.
Avrupa’daki Rus “hibrit savaşı” –siyasi ve altyapısal sabotaj eylemleri, aralarında birçok Avrupa havaalanının hava trafik kontrol frekanslarının kasıtlı karıştırılması şüphesi dâhil– Trump’ın yeniden göreve dönmesinden beri tırmanışta.
Trump yönetiminin Ukrayna üzerindeki sürekli baskısı Putin’i daha da cesaretlendirdi.
Caracas’ın işgali, Moskova’nın bir zamanlar Kiev için planladığına ürkütücü biçimde benzeyen yollarla gerçekleştirildi ve onu daha da cesaretlendirecek.
Pekin’de de benzer bir mesajın alındığına şüphe yok: Eğer Trump Venezuela’yı, Putin Ukrayna’yı alabiliyorsa, Çin Devlet Başkanı Xi Çinping neden Tayvan’ı almasın?
Putin Maduro’nun müttefikiydi, ama müttefikler gelir geçer; dünya görüşleri ve dünyayı onlara uydurma arzusu kalır.
Putin’in dünyası şimdi çok daha uyumlu hale geldi. Komplo teorisyenlerinin ileri sürdüğü gibi Putin Trump’a ne yapacağını söylediği için değil; bu iki otokrat gerçekten de dünyaya aynı biçimde baktıkları için.
Rusçada buna dair bir deyimimiz var: “İki çizmeden bir çift çıkar” (“Dva sapoga para”)



















