“Gazeteci Mahkemeden Uzaklaşsın, İşimiz Kolaylaşsın”

Biz gazeteciler ne için mücadele ediyoruz?
Rasıh Reşat’ın dediği gibi “mesleğe sızan“, “gazetecilik” kisvesi altında, insanlara hakaret eden, aşağılayan, Mahkeme kararını vermeden hatta hakkında dava bile açılmadan kişileri suçlu ilan eden, toplumun önüne atan, özel hayatları hakkında ileri geri konuşan, motivasyonunu başkalarına iftira atarak sağlayan ve bunun üzerinden kendini var edenlerin “gazeteci” olarak lanse edilmemesi ve dolayısıyla bu gibi etik dışı konularda “gazetecilerin” üzerine gidilmemesi, sorumlu tutulmaması…
Bu süreçlerde sadece siyasiler ve tanınmış figürler değil birçok gazeteci de aynı hakaretlere, iftiralara, iğrenç suçlamalara, linçlere maruz bırakıldı. Hala da devam ediyor bu.
Sosyal medyada her gün mantar gibi türedi bu tür yayınlar, haberler, manşetler.
Gazeteciler Birliği her gün bir yerde seminer veriyor; sosyal medya kampanyaları yapıyor; “gazeteci kimdir, haber nedir” diye bıkmadan usanmadan anlatıyor.
Muhalefetin de Barolar Birliği’nin de gazeteciler ve gazetecilikle ilgili duracağı yer ve destek vereceği alan da buydu.
Gazeteciliğin onuru korumak için canhıraş mücadele edenlerin yanında durmaktı.
Ancak bu zor olandı.
“Hedef olmayalım, ağzımızın tadı kaçmasın” denilerek, bırakın bu ayrımı yapmayı; “gazetecilik” adı altında yapılan bu çirkinliğe, bu dezenformasyona destek bile verildi birçok kesim tarafından.
“Düşmanımın düşmanı dostumdur” denildi. Buna Meclis dışı bazı muhalefet partileri de dahildir!
Meslek yıpratıldı, gazeteciliğin ne olduğu ortadaydı ama ne olmadığı anlaşılamadı, anlaşılmak istenmedi!
Sosyal medyadaki bu çirkin düzenin müsebbibi gazetecilermiş gibi gösterildi, gazeteciler sorumlu tutuldu ve çare de gazetecileri susturmak da bulundu!
Ceza Yasası’nda yapılan değişiklikle, “sade vatandaş” ile “tanınmış, topluma mal olmuş kişi” ayrımı ortadan kaldırıldı, hükümetin önüne Barolar Birliği aracılığıyla koca bir siyah şemsiye tutuldu.
“Görünmesinler, isimleri duyulmasın, suretleri akılda kalmasın” denildi.
Sade vatandaşların yargı süreçlerinde Mahkeme koridorlarındaki fotoğraflarını ve isimlerini açık yayımlamak; neresinden bakarsanız bakın vicdan ve etik meselesi.
Hali hazırda biz dahil birçok gazete bunu yapmıyor zaten, adil yargılanma hakkına ve masumiyet karinesine bağlılığından dolayı; ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında da kendine yer bulan, dünyanın hiçbir ülkesinde de olmayan o “tanınmış kişi” ayrımını yaparak.
Kimdir tanınmış kişi?
Seçilmiş siyasiler, onların atadıkları bürokratlar, kamu kaynaklarını kullanmaya, toplumun hayatını etkileyecek kararlar almaya muktedir olanlar.
Bu kişilerin yargı süreçleri tüm toplumu ilgilendirir ve şeffaf şekilde kamuoyuna aktarılması kamu yararı içerir.
İşte “masumiyet karinesi” adı altında, bu kişilerin gözden kaçırılması, kamuoyu denetiminden uzaklaştırılması hedefleniyor.
Hükümet 40 yıl düşünse böyle dahiyane bir formül bulamazdı sanırım. Sağolsun Barolar Birliği imdadına yetişti ve bu yasayı yarattı.
Üstüne bir de gazeteciye 1 yıl hapislik öngördü.
Çünkü araştırmacı gazetecilik yapan bir avuç gazetecinin haberleri hükümeti darmadağın etti.
Demokratik ülkelerde 10 kere istifa etmesi gerekenler, rezil düzenin ortaya çıkışından rahatsızlık duydu.
Havuz medyası köşeleri kapmaya başlamıştı ama istenilen sonuç hala elde edilememişti. Kıbrıs Türk medyası da Kıbrıs Türk toplumu da kolay lokma değildi.
Burasının Türkiye olmadığı anlaşıldı, iş zordu.
Tek yol vardı; susturmak!
Ceza Yasası değişiklikleri, Bilişim Suçları Yasası değişiklikleriyle başladı süreç.
Linçle, hakaretle, tehdit ve telkinle devam etti.
Ekonomik olarak zaten köşeye sıkışmış olan bağımsız medyanın nefes borularını kesmek için eldeki tüm enstrümanlar kullanılmaya başlandı.
Sonra siber saldırılar, haber içeriklerinin kaldırılması, sayfaların kapattırılmasıyla devam ettiler.
Yılların emeğini, emekçinin ekmeğini hiç ettiler. Basın kuruluşlarını kapanmayla karşı karşıya bıraktılar.
Mücadele hala devam ediyor ama bir şekilde bu da aşıldı!
Ne de olsa karşılarında gazeteciler vardı, taşa da yazarlar ve haberi kamuoyuna duyururlardı!
Gerekirse kapı kapı gezecek insanlardı karşılarındaki!
Şimdi de karşımıza Barolar Birliği dikildi. Yasa değişikliğiyle ilgili hükümete hesap sorulmasını adeta engelledi, maddeyi canını dişine takarak savundu, savunuyor.
Hükümet güle oynaya seçim çalışması yapabiliyor bu sayede. Tüm tepkiyi Barolar Birliği büyük bir iştahla kendi üzerinde eritiyor.
Gazeteciyi, “suçu ispatlanmamış zanlı ve sanıkları fotoğraflamak, adil yargılanma haklarına müdahale etmek istiyorlar” diyerek suçluyor, koca Barolar Birliği Başkanı açık seçik dezenformasyon yapıyor!
Barolar Birliği Başkanı yalan söyler mi?
İşte buna karşı mücadele etmek insanın yüreğini sıkıştırsa da; vazgeçmiyoruz.
Vazgeçmeyeceğiz.
Bu hükümetin önüne kalkan olan, onunla aynı kaderi paylaşarak tarihin çöplüğüne doğru adım atıyor.
Bunu görmemek için kör olmak gerekiyor.
Bir de işin Mahkemelere baskı boyutu var.
Siyasilerin ve kamu görevi yürütenlerin mahkeme süreçlerinin kamuoyunun gözü önünden kaçırılmaya çalışılması; ortalık sessizken Mahkemelere daha kolay baskı uygulanabilecek alan yaratacak.
Yargıya müdahale için ağzından sular akarak bekleyenlere gün doğacak.
Gazetecilerin haber yapmasının yargı süreçlerini etkilediğini söyleyenlerin, kimin ekmeğine yağ sürdüğünü görebiliyoruz.
Yargı süreçlerindeki medya denetimi, bağımsız yargının korunmasında da ciddi bir destekçidir.
Kalemin, kamera ışığının olduğu yer aydınlıktır.
Karanlıkta yapılmak istenen müdahaleyi görünür kılar.
Yani mesele sadece kamuoyunun haber alma hakkı değil, yargı bağımsızlığı meselesidir.
Hiç iştahınız kabarmasın.
Buna izin vermeyeceğiz.




















