Aday Olma Yarışı

Daha önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi, toplumda giderek büyüyen bir “bir şey olma“, bir koltuk kapma yarışı yaşanıyor. Seçim dönemi yaklaşınca bu yarış daha da belirgin hale geliyor. Aday olan olana…
Belediye başkanlığı, muhtarlık, aza, belediye meclis üyeliği, milletvekilliği… Bununla da bitmiyor. Seçimden sonra dağıtılan bakanlıklar, müdürlükler, yönetim kurulu üyelikleri ve daha niceleri… Sanki memleketin en büyük sorunu koltuk sayısının yetersizliğiymiş gibi herkes bir makama talip oluyor.
İnsan ister istemez düşünüyor: Bu nasıl bir yarıştır arkadaş?
Eğer memleketi kurtarma konusunda gösterilen istek, makam elde etme konusunda gösterilen istek kadar güçlü olsaydı, bugün konuştuğumuz birçok sorunu çoktan geride bırakmış olurduk.
Çünkü bu ülkenin ihtiyacı makam peşinde koşan insanlardan çok, sorumluluk almaya hazır, bilgi ve birikimiyle çözüm üretecek insanlardır.
Elbette herkesin aday olma hakkı vardır. Demokrasi bunu gerektirir. Kimsenin buna itirazı olamaz. Ancak artık liyakat kavramını da görmezden gelmeyelim.
Bir göreve talip olan kişinin o görevi gerçekten yapabilecek donanıma sahip olup olmadığı sorgulanmalıdır.
Sadece bir siyasi partinin içinde bulunmak ya da birilerinin desteğini almak, yönetici olmak için yeterli değildir. Helede önü arkası pislik doluysa hiç hakkı değildir.
Genel ve bölgesel sorunlara çözüm üretecek, vizyon ortaya koyacak yöneticilerle; sadece koltuk sahibi olmak isteyenler arasındaki farkı toplumun net bir şekilde görmesi gerekir.
Eskilerin çok güzel bir sözü vardır;Dervişe sormuşlar, “En iyi neyi bilirsin?” diye, o da “Haddimi bilirim” demiş.
İşte belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz erdem budur. İnsanların neyi yapabileceğini, neyi yapamayacağını bilmesi… Her göreve talip olmanın bir meziyet olmadığını anlaması…
Ne yazık ki her adaylık süreci beraberinde yeni kırgınlıklar, yeni kutuplaşmalar ve yeni bölünmeler de getiriyor. Zaten yıllardır anlamsız sebeplerle parçalanmış olan toplumumuz, seçim dönemlerinde biraz daha ayrışıyor.
Dostluklar bozuluyor, akrabalar karşı karşıya geliyor, köyler bile kendi içinde bölünüyor.
Daha da üzücü olan ise, bu kutuplaşmadan beslenen bir kesimin varlığıdır. İnsanları ayrıştırarak güç kazananlar, bu düzenin değişmesini istemiyor. Çünkü birlikten değil, bölünmüşlükten çıkar sağlıyorlar.
Ben yine de umudumu kaybetmek istemiyorum.
Günün birinde makamların değil, hizmet anlayışının konuşulduğu; sadakatin değil, liyakatin öncelik olduğu; insanların koltuk için değil, memlekete faydalı olmak için yarıştığı bir dönemi göreceğimize inanmak istiyorum.
Çünkü başka türlü bu memleketin düzelmesi çok zor.
Son sözü ise yine halka bırakıyorum. Halk, günü geldiğinde kimin gerçekten hizmet etmek istediğini, kimin sadece makam, koltuk, çıkar peşinde koştuğunu en iyi şekilde görür ve değerlendirir.
Güneşin doğduğu yerden herkese selam olsun.




















