Lefkoșa’nın Bilge Muflonuna Veda

Ruth’la ilk tanışmam, Lefkoşa’nın yaz sıcağını hafifçe kıran bir öğleden sonraydı. Moufflon’un kapısından içeri adım atar atmaz, insanın zihnini ağırlaştıran değil hafifleten bir kütüphane kokusu karşıladı beni.
O masanın arkasında, gözlerinin ucuyla hem yeni gelen kitabın sayfasına hem de kapıdan girene aynı dikkatle bakan bir kadın oturuyordu.
Sohbeti, dükkândaki raflar gibi çok katmanlıydı; tarih, edebiyat, müzik, bazen de sessizlik…
Sanki her cümlesinin ardında, bir ada tarihinin tortusu vardı.
Ruth Keshishian, Kıbrıs’ta kültür denince akla gelen o kısa listenin en sabit isimlerinden biriydi.
Moufflon’u sadece kitap satılan bir dükkân değil, Kıbrıs’ın belleğinin yaşayan arşivi hâline getirmişti.
Raflarındaki kitaplar, yalnızca alınıp götürülecek nesneler değil, ada ile dünyanın geri kalanı arasında kurduğu köprünün taşlarıydı.
Kardeşi Jirayr’dan devraldığı mirası, kendi vizyonuyla genişletti; yerel tarih çalışmalarından sanatçı kitaplarına, yeniden basılma ihtimali olmayan nadir eserlere kadar pek çok şeyi korudu, çoğalttı.
Onunla konuşurken, “kitapçı” kelimesinin ne kadar yetersiz olduğunu hissederdiniz. Ruth, bir kültür küratörüydü; hem Ermeni kökeninden gelen çok dilli, çok kültürlü bakışı hem de 35 yıl İngiltere’de yaşamış olmanın verdiği geniş ufku aynı potada eriten biri.
Goethe-Institut’un Kıbrıs’taki etkinliklerinde, genç yaşta tanıştığı Avrupa kültürünü adaya taşırken gösterdiği özen, kitap seçimlerinde de kendini belli ederdi.
Ruth’un sohbetlerinde, Kıbrıs’ın siyasi yarıklarının arasında sızıp duran bir entelektüel merak vardı.
Kitap raflarının arasında, bir araştırmacıya aradığı haritayı çıkarıp verirken yüzündeki memnuniyet, kültürel mirası bir yük değil, bir zevk olarak taşıdığının kanıtıydı.
Moufflon’un kapısından çıkan herkes, yalnızca bir kitap değil, Ruth’un dikkatle dokuduğu bu ağdan bir parça da taşırdı.
Onun yokluğu, adada kitap alınıp satılmasını eksiltecek belki, ama asıl olarak sohbetin, önerinin, hatırlatmanın eksileceği bir boşluk yaratacak.
Çünkü Ruth, bir kitabın fiyatını söylemeden önce, onun adadaki yerini, tarihsel bağını, hatta kimi zaman kimin elinden geçip geldiğini anlatan biriydi.
Şimdi Moufflon’un rafları hâlâ duruyor, kitaplar hâlâ orada. Ama o rafların arasında, Ruth’un sesi, o kendine özgü duraklamaları, kelimeleri yerleştiriş biçimi artık eksik.
Onun kaybı, yalnızca bir insanın değil, bir adanın belleğinin ve entelektüel omurgasının hissedilir bir kaybı. Bu, belki de bir kitabevinin bir adada ne kadar hayati olabileceğini en iyi anlatan gerçek.
Ruth’un aramızdan ayrılışıyla, artık Moufflon’un kapısından içeri girdiğimizde içimizi kaplayan o tanıdık duygunun eksik bir yanı var.
Kapıdan girip de kitapların arasına karışmadan önce, orada bir bakışın, bir selamın, bazen hafifçe yükselen bir kaşın eksikliğiyle karşılaşacağız.
O ince ama sağlam varlık… Kitapların, haritaların, el yazması broşürlerin arasına sinmiş, ama asıl olarak sessizliğin içinden konuşan bir varlık.
Artık o sessizlik, biraz daha ağır.
Kıbrıs gibi bellekle boğuşan bir coğrafyada Ruth’un yaptığı işin önemi kolayca anlatılamaz.
O, yalnızca kitapları değil, onların etrafında dönen hatıraları da arşivledi. Kimi zaman eski bir dergi koleksiyonuyla gelen bir araştırmacıya, kimi zaman çocuk kitabı arayan bir anneye aynı ciddiyetle yaklaşırdı.
Moufflon’un önemi, tam da bu ciddiyette gizliydi. Orası “küçük bir dükkân” değildi; kültürün, hafızanın ve diyaloğun mekânıydı.
O kültürel diyalog dediğimiz şey, çoğu zaman yalnızca doğru kitabı doğru insana vermekle başlardı Ruth için.
Bir kitabı verirken söylediği o küçük notlar “Bu kitapta Kıbrıs haritaları çok özeldir”, “Bunu Marangou’nun çevirisiyle birlikte okumalısınız”, “Bakın, bu baskı artık yok” işte o cümlelerde, yıllara yayılmış bir birikim ve dikkat vardı.
Ruth’un hayatında beni en çok etkileyen şeylerden bir diğeri de onun günümüzün hız ve gösteri çağında bile sessiz bir direnç göstermesiydi.
Kindle geldiğinde hazırlıksız olduğunu açıkça söylüyor ama ardından, kitapçılığın yeni biçimlerine ayak uydurarak varlığını sürdürebiliyordu. Bu, geçmişe kör bir sadakat değil; gelenekle geleceği aynı rafta tutma çabasıydı.
Belki de Ruth’un gerçek katkısı, Kıbrıs’ta kültürü sadece koruyarak değil, onu konuşulabilir kılarak sürdürmesiydi.
Birçok şeyin gündelik hayatta sessizlikle geçtiği bu coğrafyada, Ruth’un konuşkanlığı –bir kitap önerirken, bir sergiden söz ederken, bir şiirden bahsederken duyulan o ses– adada nadir bir açıklık ve geçirgenlik yaratıyordu.
Şimdi, Moufflon’un raflarında onun dokunuşu hâlâ var. Ama o tanıdık ses, yok: “Bu kitabı okudun mu, senin ilgini çekebilir”
Hayır, bu bir kapanış değil. Çünkü Ruth’un bıraktığı şey, kapanmayan bir defter gibi. Her yeni okuyucu, onun koleksiyonundaki bir kitabı eline aldığında, aslında onunla sessiz bir diyaloğa giriyor.
Bu yüzden Ruth’un kaybı, bir kapanış değil, hafızanın daha da görünür hâle gelmesi. Artık onun yokluğu, varlığının ne kadar köklü olduğunu daha da belirgin kılıyor.
Bazı insanlar giderken, bir toplumun iç sesinde yankı bırakır. Ruth, o sesi bırakıp gidenlerden biri oldu.
Biz geride kalanlar her yeni cümlede, her eski haritada, onun kulağımıza eğilip fısıldadığı şeyi duymaya devam edeceğiz:
“Kıbrıs, yalnızca toprak değil; aynı zamanda bir hikâyedir“



















