InstagramKöşe Yazarlarımız

15-20 Temmuz 1974: Darbe ve İşgal… Kıbrıs Gerçekten Kimin “Emin Ellerinde”ydi?







15 Temmuz 1974’te faşist Yunan Cuntası ve EOKA-B‘nin gerçekleştirdiği darbe, sadece Makarios yönetimine karşı yapılmış bir iktidar operasyonu değildi.

O darbe, Kıbrıs‘ın bölünmesinin kapısını aralayan en kritik adımdı. Beş gün sonra başlayan Türkiye‘nin askeri müdahalesi ise adayı fiilen ikiye böldü. Bugün hâlâ içinde yaşadığımız statüko, işte bu iki tarih arasında şekillendi.

Bu nedenle 15 Temmuz’u da, 20 Temmuz’u da birbirinden kopararak okumak mümkün değildir. Darbeyi aklayan da, işgali kurtuluş masalına dönüştüren de aynı tarih çarpıtmasının parçasıdır.

Bugün hâlâ “vatan kurtarıldı” ya da “Enosis engellendi” sloganlarının arkasına saklananlar, Kıbrıs’ın nasıl emperyal güçlerin satranç tahtasına dönüştürüldüğünü görmezden geliyor.

1970’lerin başında NATO zirvelerinde, Washington‘da, Atina‘da ve Ankara’da Kıbrıs üzerine yürütülen diplomasi, tesadüflerin değil planların tarihidir.

Dönemin belgeleri, anıları ve diplomatik yazışmaları; Yunan Cuntası’nın Makarios’u devirmeye hazırlandığını, Türkiye’nin olası müdahalesinin beklendiğini ve Anglo-Amerikan çevrelerinin bütün bu gelişmeleri yakından takip ettiğini ortaya koyuyor.

Makarios’un defalarca yaptığı uyarılar, ABD Dışişleri içindeki bazı diplomatların darbe tehlikesine ilişkin raporları ve buna rağmen yaşanan diplomatik sessizlik, hâlâ cevap bekleyen sorular bırakıyor.

Henry Kissinger yıllar sonra “yeterince bilgilendirilmedim” diyecekti. Oysa aynı Kissinger hem ABD Dışişleri Bakanı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanıydı. Kıbrıs gibi Doğu Akdeniz‘in en kritik jeopolitik merkezlerinden biri hakkında gelişmelerden habersiz olduğu iddiası, tarihsel gerçeklerle bağdaşmıyor.

Darbe gerçekleşti.

Makarios devrilmeye çalışıldı.

Beş gün sonra Türkiye askeri müdahaleyi başlattı.

Sonuç ortada: Ada ikiye bölündü, on binlerce insan yerinden edildi, binlerce insan hayatını kaybetti ya da kayboldu ve elli yılı aşkın süredir çözümsüzlük kalıcılaştırıldı.

En acı olan ise bugün yaşananlar…

Çünkü işgaller yalnızca tanklarla sürdürülmez.

İşgaller, zamanla normalleştirilerek kalıcı hâle getirilir.

İnsanlar direnmek yerine alışmaya başladığında, sorgulamak yerine kabullendiğinde, işgal artık sadece askeri değil; zihinsel bir hâl alır.

Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde tam da bunu yaşıyoruz.

Türkiye’nin seçim süreçlerine açık müdahaleleri artık şaşırtmıyor.

Demokratik iradeye yapılan müdahaleler “normal” karşılanıyor.

UBP‘nin yıllardır süren adaletsizlikleri, yolsuzluk iddiaları, liyakatsizliği ve halka tepeden bakan yönetim anlayışı bile geniş kesimler tarafından “bundan iyisi mi var?” teslimiyetine dönüştürülüyor.

En tehlikeli olan da budur.

Çünkü toplumlar bir günde teslim olmaz.

Önce umutları tüketilir.

Sonra beklentileri küçültülür.

En sonunda ise insanlar kötünün iyisini seçmeyi siyaset zannetmeye başlar.

Bugün bize dayatılan düzen tam olarak budur.

Yıllardır geleceğimiz elimizden alınırken, nüfus politikalarıyla demografik yapı değiştirilirken, kurumlarımız birer birer Ankara’nın kontrolüne devredilirken, ekonomik bağımlılık siyasal bağımlılığa dönüşürken; toplumun önemli bir kısmı artık bunları olağan karşılıyor.

İşte işgalin en güçlü silahı budur.

Silahlar değil…

Alıştırılmış bir toplum.

Uyuşturulmuş bir bilinç.

Sessizleştirilmiş bir gelecek.

15 Temmuz’da darbeyi gerçekleştiren faşist zihniyet de suçludur.

20 Temmuz’da adayı fiilen bölen askeri müdahale de bu trajedinin ayrılmaz parçasıdır.

Birini lanetleyip diğerini kutsamak, tarihe değil propagandaya hizmet eder.

Kıbrıs’ın ihtiyacı yeni kahramanlık masalları değil; gerçekle yüzleşmektir.

Çünkü gerçeklerle hesaplaşmadan ne barış kurulabilir ne de yeniden birleşme mümkün olabilir.

Bu yüzden bugün de aynı yerde duruyoruz.

15 Temmuz faşist darbesini mahkûm ediyoruz.

20 Temmuz’da başlayan işgali mahkûm ediyoruz.

Ve Kıbrıs’ın hiçbir emperyal planın, hiçbir garantör devletin, hiçbir milliyetçi projenin değil; bu adada birlikte yaşayan Kıbrıslıların ortak iradesiyle yeniden birleşeceğine olan inancımızı koruyoruz.

Çünkü bu ada ne Atina’nın, ne Ankara’nın, ne Londra’nın, ne de Washington’un satranç tahtasıdır.

Bu ada, Kıbrıslılarındır.















Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu